Şekip Can Gökalp

Merhaba,
Ben Şekip Can Gökalp. Şu anda karşınızda duran kişisel bloğumda, internet ekonomisi ile ilgili olarak katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar ve genel olarak sektörde edindiğim gözlemleri bulacaksınız. Bazı etkinliklerden canlı olarak notlar geçeceğim, bazen video röportajlar yayınlayacağım. Keyifli seyirler.

IAB Genel Kurulu ve Turkcell Mobil İnternet Etkinliği

Bugün biten hafta içinde başlıktakilerden daha fazla sektörel etkinlik vardı aslında. Artık sürekli olarak artan bir sıklıkla interaktif sektörün çeşitli kolları bir araya geliyor. Blog Ödülleri, Etohum’la beraber, IAB Genel Kurulu ve Turkcell’in iş ortaklarını çağırdığı “Internet Dünyası ve Mobil’de Yeni Fırsatlar” etkinliği de geçen hafta iki önemli etkinlikti.

Interactive Advertising Bureau Türkiye’de 18. ayını doldururken geçtiğimiz hafta yaklaşık 100 kişinin katıldığı bir genel kurul ile bazı işleyişsel değişiklikleri oyladı, komiteler için katılımcılar belirlendi, temsil başarısı, IAB’nin işlevselliği gibi konular masaya yatırıldı. Bir süredir damardan giriş yaptığım interaktif reklamcılık sektöründeki acımasız gerçeklere baktığımızda, IAB başkanı Levent Erden‘in de dediği gibi normalde masanın iki tarafında oturan ve -benim eklemem- birbirini gırtlamakla yükümlü bu insanlar, aynı amaç için aynı odada bir araya gelebildikleri için tebriği hak ediyorlar. Tabi ki birileri söz alıp konuştukça odanın farklı köşelerinden yükselen fısıldaşmalar olmadı değil. O kadar olacak.

Amerika’da 1996′da kurulan ve bir süre önce Türkiye’ye gelip belli sayıda kurucu üyenin çabasıyla hayat bulan IAB’nin şu andaki birincil hedefi ölçümlemeyi standartlaştırmak. Bu gerçekleştiğinde tüm üye kuruluşların onaylayıp kabul ettiği bir trafik bilgisine sahip olunacak. Kurumun Reklamverenler Derneği, Reklamcılar Derneği ile birlikte, medya şirketleri, satış evleri, yayıncılar ve interaktif ajansları da bünyesinde barındırıyor olması, bu merkezi ölçümlemeye ciddi bir güven sağlayabilir.

Netlog’u temsilen bulunduğum kurul toplantısından sonra, yakın zamanda bir yayıncılar toplantısı yapılacak. Bunu komite toplantıları (bir tanesine girip neler olup bittiğini daha yakından takip etmek ve elimden geldiğince katkıda bulunmak istiyorum, gelişmeleri aktarırım) ve dönemlik kurul toplantıları takip edecek. Aslında bu kadar rekabetçi bir iş kolunun böyle bir şekilde bir araya gelip üretimde bulunması çok önemli. Hem herkesin aynı gemide -bir numaralı sektör klişesi- olduğunu unutmaması için, hem de sektörün derli toplu bir ilerleme kaydedebilmesi için, bu son derece önemli. Turkcell’den de katılım olması ayrıca önemliydi, çünkü Turkcell reklam dünyasıyla, mobil pazarlama ekibi ile aslında reklamveren olarak değil, bir nevi mecra olarak iletişim kurmayı seçmişti. Hemen ertesi gün gerçekleşen Internet Dünyası ve Mobil’de Yeni Fırsatlar toplantısında değinilen konular bunu teyit ediyor.

Aslında bir süredir belli başlı internet yayıncıları Turkcell -ve diğer operatörler- ile internetin gücünü mobilde yeni ortaya çıkan imkanlar ile birleştirmek için görüşüyordu. Turkcell’in bu daveti bu süreçleri artık görünür bir hale getirmek, belki de belli bir temele oturtulduğu düşünülen mobil internet açılımını resmen duyurmak adına yapıldı diyebiliriz. Aslında dönemsel olarak tekrarlanması isabetli olacaktır diye düşünüyorum.

Toplantıdan aklımda kalan iki şey var. İlki mobil üzerinden siteye trafik sağlanması konusu. Mobil trafik çok değerli, hem ödeme kanalları hem reklamveren gözünde mobil şu anda webin 10 yıl önceki haline benzer fırsatlar sunuyor. Fakat Turkcell’in getirdiği yenilik, üzgünüm, içler acısı.

Sistem şu:

  1. Kullanıcı sitenizdeki bir bannerda mesaj atıp mobil link alabileceğini söyleyen bir banner görür. “4040′a nethaber yaz gönder, nethaber.com cebine gelsin.”
  2. Mesajı atan kullanıcıya, nethaber.com’un mobile göre render edilmiş bir hali gösterilir.
  3. nethaber.com bir sayfa gösterimi kazanır.

Olayın saçma taraflarını göremeyenler için; Bilgisayar karşısındaki adam cep telefonuna neden link istesin? Cep telefonuna uygun site yapmaktan aciz internet yayıncısı neden böyle lüzumsuz ve zahmetli bir kullanımla destekleniyor? Mobil internet kullanıcısı açısından küçücük ekranda koca siteyi görmek mi yoksa optimize edilmiş bir ekranda gerekli bilgileri görmek anlamına mı geliyor?

Bu yeniliğin sunumundaki “Bakın bir tık kazandınız” yaklaşımını ayrıca bir ele almak gerekiyor aslında. Ayda milyonlarca “tık” ile çarklarını döndürmeye çalışan yayıncıları gerizekalı yerine koymaya ne gerek var?

İkinci konu da, mobil ödeme sistemindeki gelir paylaşımı mevzuu. Buradaki olay özetle şu: SMS ödemesi yaparak internette alışveriş yapabiliyorsunuz. Eskiden bu sisteme dahil olan ÖİV şu anda olmadığı için, bu sistem bir nebze de olsa gerçek bir ticaret imkanı sağlayabilir. Turkcell uzun uğraşlar sonunda mümkün kıldığı bu sistemle ücretli online servisler ve e-ticaret için çok önemli bir açılım gerçekleştirdi. Fakat. Fakat maalesef yüzde 40′a kadar çıkan payı ile, yine de bu yöntemi kullanma hevesindeki yayıncıların önüne ciddi bir soru işareti çıkarıyor. Bu payların yüksekliği, tahsilat konusundaki riskle açıklanıyor, fakat başka bir soruya cevaben -mobil ödemenin hayata geçtiği günden itibaren- geçen 8 ayda, tahsilatı yapılamamış mobil ödeme oranı %0,0 olarak açıklanıyor. Bu tarz çelişkiler tabi iş yapma zeminini zedeliyor.

Turkcell içinde farklı farklı ekiplerle ve amaçlarla son 2-3 ay içinde yaptığım 10 kadar toplantıda son derece yetkin ve vizyoner birçok insanla tanıştım, fakat çok çok büyük bir ticaret hacmine ve operasyonel yapıya sahip olan Turkcell kaçınılmaz bir kurumsal hantallık sorunu ile karşı karşıya. Avea ve Vodafone’da durum hiç farklı değil bu arada. Bu sebeple, platform olarak kalmaları ve çevik iş ortakları ile çalışmaya devam etmeleri çok daha makul olacak gibi görünüyor. Bu yola girilmeden önce Turkcell’in iş ortaklarıyla aynı hizmeti aynı anda sunuyor olması da diğer bir çelişki. Hem iş akışının hızlanması, hem de yatırım yaparak Turkcell hizmetlerini ilgililere iletmeye ve karlı bir iş yapmaya çalışan iş ortaklarının başından itibaren sorunsuzca çalışabilmesi için daha yalın bir model belirlenmeli diye düşünüyorum.

YTÜ Web Günleri’nde sosyal ağları konuşacağız

Bahar’ın gelmesiyle üniversite etkinlikleri hız kazandı. Son bir yıl içinde patlama yapan internet tabanlı işler dolayısıyla, bu sene bu etkinliklerin bir çoğunda internet ile ilgili temalar göreceğiz. Yıldız Teknik Üniversitesi Bilişim Kulübü de, sezonun ilk etkinliklerinden birini organize ediyor. Web Günleri adındaki etkinlik, bu Çarşamba ve Perşembe günleri YTÜ Beşiktaş kampüsünde gerçekleşecek.

Üniversite etkinlikleri genelde içerik olarak iyi oluyorlar, çünkü iyi üniversite kulüplerinde aktif olan öğrenciler doğru insanlar bulmayı beceriyorlar ve çoğu sektör insanı üniversite etkinliklerinde yer almayı seviyor. Bu etkinlikte de çokluk iyi panelistler seçilmiş. İçerik, tanıtım ve sunum konusunda bazı sıkıntılar yok değil, ama zaman içinde daha da güzel etkinlikler düzenleneceğini düşünüyorum. İlgili öğrencilerin sektörle buluşması anlamında güzel bir fırsat olduğu kesin.

Çarşamba günü açılış seansında ben de sosyal ağlarla ilgili bir panelde yer alacağım. StudentSN, Sevenload ve Ortakantin ile birlikte, Netlog’u temsilen “Online Toplulukların Hayatımıza Etkisi” konusunu konuşacağız. Bu konuyu konuşmayacağız tabi ki, ama başlık bu. Sosyal ağlarla ilgili konuşacağız, tek kesin olan bu. Dinlemek, katılmak, anlatmak, tanışmak isterseniz panel Çarşamba sabahı 10:30′da başlayacak, beklerim.

Sosyal ağlar karlı olabilir: SNWF Londra’dan izlenimler

Netlog’a girdiğimden beri, arı gibi çalışan bir iş geliştirme departmanının içinde, daha önce görmediğim derece yoğun bir tempoda günlerim geçiyor. Çalışma metodları, iş yapılan kurumlara olan yaklaşım, açılım yaratıcılığı vs. gibi konularda ufkumu hızla genişleten bir ortam olduğunu söylemeliyim. Avrupa’da sosyal ağlar ekseninde ciddi bir sektör oluştuğunu ve her sosyal ağın farklı farklı modellerle hem krize hem de sosyal ağların karlılığı konusundaki şüphelere karşı savaştığını olayın merkezinden gözlemleme şansı buluyorum.

Buna ek olarak, elimden geldiğince etkinliklere katılmaya devam ediyorum. Bu hafta, Social Networking World Forum’a katılmak üzere Londra’ya geldim. Eş zamanlı olarak yürüyen Mobile Social Networking konferansı ile birlikte dolu dolu bir içeriği olduğunu söylemeliyim. Le Web kadar ihtişamlı olmasa da, SNWF konuşmacıları ve odaklanmış içeriği ile kesinlikle çok faydalıydı. Ağırlıklı olarak monetizasyon konularının ele alınması da tabi iş alanıma birebir uydu. Sosyal medya pazarlaması konusunda Londra’da ne noktaya gelindiğini kısa bir anektodla aktarayım:

P&G “New Marketing Models UK” sorumlusu Emma Jenkins’e bir soru geliyor: Markaların var olan komüniteleri kullanmaları ve kendilerine ait bir sosyal ağ kurgulamaları arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? P&G gibi bir markanın temsilcisi olarak Jenkins 2-3 dakika kadar son derece detaylı şekilde iki formatı birbirleriyle karşılaştırıyor. Markalar için mixxt ve Netlog’u karşılaştır deseniz ben de anca bu kadar detaylı bir yanıt veririm diye düşünürken, Jenkins’in marka tarafında duran bir pazarlamacı olduğu gerçeğini hatırlıyorum. Sonra da Türkiye’de görüştüğüm marka müdürleri ve pazarlamacılar aklıma geliyor. Fark büyük.

MySpace’in monetizasyon konusundaki atılımları, tüm sosyal ağ dünyasındaki mikro ödemeye yönelik çeşitli akımlar (Doğu’dan Batı’ya akan) bu konuda daha yapılacak çok şey olduğunu gösteriyor. Yine de bir gerçek kendini açıkça gösterdi diyebiliriz: Sosyal ağların hayatta kalmasının yolu, kullanıcı tabanlı monetizasyondan geçiyor. Gelecekte örneklerini daha da fazla göreceğimiz, oyunlar, hediyeler, ücretli üyelikler, ücretli uygulamalar ve diğer servis sağlayıcılarla yapılan anlaşmalar neticesinde son kullanıcıya sunulan hizmetlerden sağlanan gelir, sosyal ağları gelecekte ayakta tutan ana gelir kapısı olacak. O zamana kadar reklamverenlere bağlı bir ekonomiden söz etmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

Bu konuda çok daha detaylı yazı ve yazılar yazmalıyım aslında, ama maalesef bu aralar bu tarz kısa güncellemelere dönmem gerekecek gibi duruyor. Başka türlü bloğu ayakta tutmam mümkün değil sanırım.

Son olarak Türkiye’den üç kişinin daha konferansta bulunduğunu söylemeliyim. Sürekli şikayet ediyorum bu konuda, bu sefer Xing’den Hakan Gönenli ve Natali Yeşilbahar ile Marjinal PN’den Umut Ersoy da konferanstaydılar. Sevindirici bir gelişme olarak görüyorum. Onlar da izlenimlerini aktarırlar eminim yakın zamanda.

Markafoni’nin geleceğinde de 607 milyon Euro ciro var mı?

Vente Privée, Fransa’da kurulmuş ve özel markalar ekseninde yaptığı kampanya odaklı ilerleyen, sadece davetiye ile üye olunabilen bir alışveriş kulübü. E-ticaret konusunda fazla ilgili olmasam da, uzun zamandır takip ettiğim şirketlerden bir tanesi. Özellikle aynı modelde işleyen Markafoni’nin kurulmasından sonra, Türkiye için önemi daha da arttı. Modelin başarısını e-ticaret konusunda uzman kişiler analiz etmeliler bence. Benim bu yazıda anlatacaklarımla, Markafoni’nin yakın zamanda yabancı, -ekibin bağlantıları dolayısıyla muhtemelen Avrupalı- yatırımcılar almasının sebebi biraz daha netleşebilir.

2008′de 28 milyon ürün satılarak 607 milyon Euro ciro yapıldı

Vente Privée, Loic Le Meur’un her fırsatta gururla anlattığı Fransız başarı hikayelerinden bir tanesi. 2008′de 300 yeni çalışanı ekibine katarak toplam 900 çalışan sayısına ulaşan şirket, bu süre içinde 28 milyon ürün (tanesi KDV dahil ortalama EUR21,67) satmış. Yapılan 607 milyon Euro’luk ciro ise 600 milyonluk tahminin üstünde. Vergiler düşünce geriye kalan 507 milyon Euro’luk rakam, bir önceki seneye kıyasla %46′lık bir büyüme anlamına geliyor. Aşağıda seedfinance.de‘den aldığım grafikte kuruldukları 2002 senesinden beri süregelen büyümeyi daha net görebilirsiniz.

2009′da da büyümenin hızla devam etmesi bekleniyor. Bunun için yine 300 civarında yeni çalışan ve %22′lik bir büyüme planlanıyor. Şirketin şu ana kadarki en yavaş büyümesi bu sene gerçekleşecek, fakat kriz döneminde fena bir beklenti değil gibi.

Almanya’da “küçük” bir rakip

brands4friends ismi ile yayında olan Alman rakip ise 25 milyon Euro olarak açıkladığı 2008 cirosu ile hedefin %16.6 altında kalmış. Yüklü bir pazarlama kampanyası yürüten brands4friends, 2009′da 80 milyon Euro ciroya ulaşmayı ve böylelikle gelir-gider tablosunu dengelemeyi planlıyor. Vente Privée’nin Almanya’da yaptığı ciro ise 20 milyon Euro. Enteresan bir sürü rakam.

It takes two to tango

Markafoni ile ilgili ciro bilgisine sahip değilim, fakat Arda Kutsal’ın yazdığı üzre, haftada 4 kampanya ortalama ile ilerliyorlar. Aynı yazıda kampanya başına ortalama 500 ürün satışı olduğundan ve hedefin 1000 olduğundan bahsediliyor. Başlattıkları (arkadaşını davet et 10 lira Markafoni hesabına yatsın konulu) kampanyanın büyük bir başarıyla yeni müşteriler getirdiğini de zaten duyuyorduk.

2009′da kampanya sayısında da ürün sayısı/kampanya oranındaki büyümeye benzer bir hedefe ulaştıkları ve her hafta (8 kampanya ve kampanya başına 1000 ürün) 8000 ürün sattıklarını düşünürsek, yılda 416 bin üründen bahsedebiliriz. Yine bu tip oldukça kaba bir hesapla, Vente Privée’den elimizde olan ürün başına 21,67 Euroluk ortalama ile 9 milyon Euroluk bir ciro tahmininde bulunabilir miyiz? Neden olmasın? Fransa ve Türkiye arasındaki ekonomik ortam farklılıklarını hesaba katarsak, bu rakam bir miktar aşağıya inmelidir sanırım, fakat her halükarda, bu rakam Vente Privée’nin ikinci senesinde yaptığı 2 milyonun çok çok üstünde. Sadece genel bir “canlandırma” görevi görmekten öteye geçmeyecek rakamlar bunlar tabi.

Bu noktada, hem bu denli bir büyümenin getirdiği kaçınılmaz yük, hem de modelin Avrupa’da büyük bir başarıya ulaşmış olması ve son derece karlı bir geleceğinin olması, hem girişimci hem de yatırımcı açısından yatırımı -bir nevi- mecburi hale getiriyor. Otto’nun Türkiye’ye giriş yaptığı ve benzer modelleri deneyecek olması muhtemel 2009 senesi içinde, Markafoni’nin ileri tarihler için düşündüğü bazı hamleleri erkene çekmiş olması ve bu yüzden ekstra nakite ihtiyaç duyuyor olması da önemli bir etken olmuştur diye düşünüyorum.

Bu noktada -henüz- epey spekülatif bir karaktere sahip olan şu soru aklıma geliyor: Markafoni ne kadar zaman içinde el değiştirecek?

Not: Yukarıdaki grafiği, Vente Privee ve brands4friends ile ilgili bilgileri aldığım seedfinance.de isimli Almanca bloğu takip etmenizi şiddetle öneririm. Son dönemde ele gelen yazılar yazan birkaç Almanca blogtan bir tanesi.

LinkedIn artık Almanca; peki sonra?

Dış pazarlara açılmak gerçekten de ince bir iş, ürünün tipine göre çok büyük farklılıklar gösterebiliyor. Dolayısıyla, her firmanın birbirinden farklı yaklaşımları oluyor bu konuda. Bunun ürün lokalizasyonu, şirket yapısındaki hazırlıklar, pazar payı ve para kazanma gibi farklı farklı yönleri var tabi.

Mesela, Facebook, Netlog gibi kitleye hitap eden ürünler kendi pazarlarında veya ilgili coğrafi bölgelerde belli bir güce ulaştıktan sonra çeviriliyor, yerel bir ekip ancak yeterli potansiyel oluştuktan sonra kuruluyor. Teknolojiye ve daha çok B2B’e bağlı ürünler sunan firmalar, ürünlerini çeşitli dillere çevirmeden önce pazar hazırlığı yapmayı ve de mümkünse çözüm ortakları ile çalışmayı, ardından ekiplerine o bölgelerle ilgili kişileri katmayı tercih ediyorlar. Şirket içi yapıda da bu yaklaşımların yansımalarını görüyoruz. Kimi şirketler olayları departmanlara dağıtmışken (yani o ülke ile ilgili satış, pazarlama ve komünite yönetimi ait oldukları departmanlarda çözülür ve departman şefleri tüm ülkelerden sorumludur) diğerleri ise olayı ülke müdürlerine bağlar ve bir ülke ile ilgili tüm işler ülke müdürlerinden geçerek merkeze ulaşır. Firmaların çeşitli evrelerinde iki çözümün de kendine göre avantajları ve dezavantajları var.

LinkedIn ve Xing de birbirinden farklı konumlanan fakat yine de rakip olmaktan kurtulamayacak kadar yakın iki şirket, iki büyük sosyal ağ. Xing, özellikle Avrupa’da yaptığı alımlar, yayılım politikasının yerel odaklı olması, monetizasyon başarısı ve tabi borsaya açılması ile hacmen daha küçük olsa da, LinkedIn karşısında ciddi bir tehlike arz ediyor. LinkedIn ise son olarak 1 milyara dayanan bir değerlendirmeyle aldığı yatırımın ardından çoğu Amerikan şirketinin gittiği “önce büyüyelim” yolundan yürümeye devam ediyor. Gelir modelleri birbirine yakın; iş ilanları, paralı üyelik ve reklam, fakat uygulamada Xing daha başarılı gibi. Küresellik ve kitle boyutu açısından LinkedIn önde.

Şirketlerden birinin Amerikan, diğerinin Avrupalı olduğunu görmek aslında gerçekten çok basit. Buna güzel bir son örnek olarak, LinkedIn lütfedip 3. yabancı dil olarak Almanca’yı ekledi. Dünya çapında 30 milyon üyesi olan sitenin, şu kalite ve tat olarak porno film/tv shopping videoları arasında bir yerlerde kalan Almanya’ya giriş videosunu izleyin lütfen. İçler acısı.

Tabi böyle bir videonun başarısızlığı firmanın önünde büyük bir engel teşkil etmeyebilir, fakat bu kadar ciddiyetsiz ve kalitesiz bir şekilde Almanya gibi (Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve de en büyük rakibinizin memleketi) bir pazara giriyorsanız, bir sorun var demektir. Fransızca ve İspanyolca dillerini yayına aldıktan sonra nasıl bir süreç yaşandı operasyon tarafında bilmiyorum, ama bu tip bir pazar açılımını anlamıyorum ya da ortada pek de ufak olmayan bir hata var. Bu noktada aklıma iki soru/seçenek geliyor:

  1. Bu eklenen dillerle ilgili bir ekip oluşturulmayacak ve pazarın aktif şekilde üstüne gidilmeyecekse, neden daha hızlı bir şekilde daha fazla dil eklenmiyor? Birkaç bin dolara iyi bir çevirmene site çevirttirebilirsiniz.
  2. Bu eklenen dillerle ilgili aktif bir operasyon yürütülecekse/yürütülüyorsa, kenarda 100 milyona yakın sermayesi olan bir şirket neden bir ofis, 2 tane de adam tutmaz Almanya gibi bir ülke için ve olayı ta SF’den yürütmeye çalışır? Yürümez…

Türkiye’ye döndüğümden beri LinkedIn’in gerçek gücünü görmeye başladım diyebilirim. Daha önce etkinliklerde tanıştığım insanları eklediğim bir yerken, şimdi Avrupa ve Orta Doğu’da işler çeviren bir Belçika firmasında, İstanbul merkezli çalışan birisi olarak LinkedIn cidden işimi çok çok kolaylaştırıyor ve önemli bir yer tutuyor diyebilirim. Xing’in Almanya’da bana kattığını, LinkedIn şu anda Türkiye’de katıyor. Sektöre de bağlı olarak (interaktif pazarlama), çok iyi bir penetrasyona sahip olduğunu kabul etmem gerekiyor. Yine de ürün olarak sanırım Xing’i tercih ediyorum hala, fakat onların da Türkiye’deki algıyla ilgili çalışmaları gerekiyor tabi. Netice itibariyle, bir Amerikan firmasının daha ne kadar zayıf şekilde operasyonunu yaymaya çalıştığını görüyoruz. Belki de marka oluşturma konusundaki başarılarına, uluslararası açılım konusunda Avrupalı uzmanlardan alacakları ek gücü ekleseler, çok daha iyi olacak…

    Yazı yazmadığım 19 gün içinde başıma gelen 8,5 şey

    Sevdiğim şeylerden uzak kalmaktan hoşlanmıyorum ve hevesle yazmaya başladığım bloğuma son iki hafta içinde yazı yazamamak da pek hoşuma gitmedi. Bahanem de hazır gerçi; uzun süredir tek bir işe bu kadar odaklanıp diğer herşeyden kopmamıştım. Çok fazla sayıda yeni insanla tanışıp, yeni şeyler öğrendiğim için zevk alarak devam ediyorum, fakat özellikle bloğumdan uzak kalmak pek hoşuma gitmedi. Bu süre içinde -haliyle- epey malzeme çıktı, ama kısa bir kişisel perspektif özeti yazmakla yetineceğim şimdilik. İncelemek istediğim bir iki konu var, bunları belki Gent’te ofis ortamında çalışacağım için bu hafta içinde daha rahat bir şekilde yazıya çevirebilirim. Şimdi başıma gelen onlarca şey arasından seçtiğim 7,5 şey.

    1. Geçen hafta Cuma günü Netbook Media‘dan Barış aradı ve Netlog Beyaz Show’a sponsor olmak ister mi diye sordu. Netlog doğal bir büyüme yaşadığı için marka bilinirliği olarak Taksim-Maslak hattında ne kadar büyük olduğuna dair yeterli bir algı yok ve kime 6.2 milyon üyemiz var desek gözleri fal taşı gibi açılıyor. Bu bilinirliği sağlamak için çeşitli çalışmalar yapmak istiyorduk. Biraz spontane ve plansız da olsa bu soruya tamam dedik ve böylece ufak bir işbirliğine başlamış olduk. Beyaz, program sırasında bir muhabbette ben Facebook değil Netlog kullanıyorum diyerek bir jestte de bulundu. Şubat ayında yayınlanacak programlarda da devam edeceğiz buna. Üye sayısında veya trafikte bir değişiklik oldu mu diye soruluyor, ama asıl soru şu olmalı; Bundan 3 ay sonra Netlog basında kaç defa anılmış olacak. Bunu birlikte göreceğiz sanırım. Benim için de yeni bir tecrübe.
    2. Ajanslarda enteresan bir hayat dönüyor. Uzun yıllar yayıncı tarafındaydım, hala yayıncı tarafındayım gerçi, ama şimdi ajanslarla daha sıkı bir ilişki içindeyim. Orada internete daha sayısal bir bakış var. İyi bir şey, çünkü sayısallık olmadan sektörler oluşmuyor. Kötü, çünkü her iş sayısallığa ajansların bildiği anlamda sahip olmayı hedeflemiyor. Piyasa olgunlaştıkça buradaki denge kurulur umarım. (2,5. Netlog TR & ME sorumlusu Timothy’nin buraya gelmesiyle başlayan 2 haftalık yoğun toplantı haftasında özellikle medya ve kreatif ajanslar ile bol bol toplanıp görüştük. Bir iki defa müşterilere de gittik beraber ve bu yüzden tüm zamanım dışarıda ve yollarda geçti. Hemen her gün iş bağlantılı bir akşam yemeği programı da yapıldığı için eve gelmem genel olarak 11′i buluyordu. Toplantı sonrası ve öncesi işler geceye kaldı ve dolayısıyla pek uyuyamadım. Dünki etohum haftasonu buluşması da bu iki haftanın sonunda gelen bir lolipop oldu diyebilirim. akşam eve varıp bir yemek yedikten sonra 6 gibi sızmışım, uyandığımda sabah 9′du. 15 saat. Gülümseyerek uyandığımı söyleyebilirim. Uyumak önemli. Dün Uğur Özmen “Hayırdır dalmışsın” deyince yorgun olduğumu ben de fark ettim.)
    3. İstanbul’da yaşayan batılı yabancılar arasında bol bol sosyal medya sevdalısı insan olduğunu keşfettim. Tesadüfen oldu da diyebilirim. Bir iki örnek gördükten sonra, Twitter’ı kullanan kimler var diye bakınırken bir miktar teknoloji ile alakasız Twitter kullanıcısı da gördüm. Twitter’da son takip etmeye başladığım kişilere bakarsanız görebilirsiniz bunları. Twitter’ı biraz teknolojik eksenden çıkarmaya çalışacağım. İstanbul’da enteresan şeyler keşfetmek için bir araç olabilecek mi, bunu merak ediyorum. Bu arada 12 Şubat’ta dünyayla aynı günde bir Twestival düzenleniyor İstanbul’da, bununla ilgili bilgi için tık.
    4. StartupsInTurkey.com‘u açtık sonunda. Aylardır aklımdaki bir fikirdi, Burak Büyükdemir’le de konuşmuş ve yapalım demiştik, onun da aklındaymış. Sonra bir gün bir kahvaltıda Mert Erkal’ın ben de editör olurum demesi üzerine, adımları atmaya başladık. Vadi’nin de daha önceden böyle bir şey yapmak istediğini biliyordum ve açılma öncesi süreçte o da olaya dahil olunca 4 kişi birer ucundan tuttuk ve siteyi açtık. Burak Dönertaş tasarımını yaptı. SIT hakkında söylenecek çok şey var aslında, ama site kendini anlatacaktır.
    5. Geçen hafta Murat Kaya ile birlikte befunky ofisinde bir öğle yemeği yedik. Gayrettepe civarında müstakil bir malikhanede işlerini yapıyorlar. Teknoloji firması oldukları için zaten önleri açık, ama bir de kendi ağızlarından dinleyince daha da inandığımı söyleyebilirim. Tekin Tatar zaten olayın “iş” tarafını çok iyi algılamış. Türkiye’nin çıkardığı en sağlam servislerden biri olarak 1-2 sene içinde önemli yerlerde göreceğimize inanıyorum. Fotoğraf hala bir numaralı medya türü, bu alanın son kullanıcı tarafındaki önemli bir kısmında köklü değişiklikler yaratacaklarına inanıyorlar. Hedef iyi, ekip iyi, gidişat da iyi. Umarım böyle devam eder ve hedeflerine ulaşırlar.
    6. Ugrade!Istanbul’un geçen hafta düzenlenen etkinliğinde Burak Arıkan‘ın mikro-emek üzerine fikirlerini ilginç buldum. Özetle, sosyal ağlarda yarattığımız değerin kullanıcılar oalrak karşılığını alamadığımızı ve bu sebeple sosyal ağ işletmecilerinin kullanıcıları sömürdüğünü iddia ediyordu.  Ben internetle haşır neşir olmaya başladığım zamandan beri üretici tarafta yer aldığım için, kullanıcı dediğimiz grubun içinde basit bir kullanıcı olarak yer alamadım. Bakış açım bu yüzden taraflı olabilir, ancak bu pahalı teknolojilerin ve daha da pahalı operasyonların sürdürdükleri ekonomik var olma uğraşı bir yana, her kullanıcının bu ağlardan ne çıkardığı da önemli bana göre. Hayatımız boyunca tek bir bardak kola içmesek de yaşayabileceğimiz gibi, Facebook’la alakamız olmadan da yaşayabiliriz, fakat Facebook sayesinde elde ettiğimiz ticari ve sosyal kazanımlar acaba tüm Facebook kullanıcılarının hayatını toplamda ne kadar etkilemiştir? Şöyle özetlersek, LinkedIn’e para veriyoruz, çünkü para kazanmamızı kolaylaştırıyor, İstanbul.net’e para veriyoruz, çünkü sevgili bulmamızı kolaylaştırıyor, Facebook’dan para istiyoruz, çünkü? Bu sorunun cevabı “biz olmasak facebook olmazdı” ise, geçiniz. Bence, şu anki haliyle dengeli bir ilişki söz konusu.
    7. Londra’da 9-10 Mart’ta gerçekleşecek Social Networking Forum‘a blogger olarak akredite oldum. Türkiye’den de epey katılım olacak gibi görünüyor, en azından gelmek istediğini bildiğim bir miktar insan var. Yarısı gelse bile 4-5 kişi oluruz. Güzel de olur. Etkinlik öncesindeki haftada Gent’te olma ihtimalim var, öyle olursa trenle Brüksel’den Londra’ya gitme ve Manş denizini tünelle geçme eğlencesine de katılmış olacağım. Hayırlısı.
    8. Dün gerçekleşen etohum haftasonu buluşmasında, eğitimlere katılacak, kafe toplantılarında işlerini anlatacak olan 15 firmayı/ekibi dinledik. Ekipler bu eğitimlerden sonra birer 3 veya 5 dakikalık performans daha sergilemeliler diye düşünüyorum. Etohum’un üç önemli ayağından biri olan eğitim kısmının (diğer ikisi; sektör abileriyle yakın temasta bulunma şansı ve bilinirlik) ne kadar etkili olacağını bu şekilde kolayca görebiliriz, zira performansların tümü kötüydü. Sunumax eğlenceliydi diyebiliriz, ama tabi o da son derece dağınıktı. Önemli olan sunumlar mıydı, eh biraz öyleydi. O işlerin ne kadarı başarılı olur, ne kadarı başarısız olur buna karar vermek şu anda kumara girer. Etohum’un ve Burak Büyükdemir’in ne kadar önemli bir iş yaptığını bir önceki yazımda da okuyabilirsiniz, yine de tekrardan tebrik ediyorum kendisini, Selçuk Koyuncu‘yu, Metin Kahraman‘ı, Harun Pekşen‘i, Müge Çerman‘ı ve etohum’a bir şekilde katkısı dokunmuş herkesi.

    Bunların hepsi ayrı ayrı yazı konuları aslında (uyku kısmı hariç, o zaten buçukluk olarak listede yerini alıyor), ama dediğim gibi vakit ve fırsat olmadı. Bundan sonra böyle büyük aralar vermemek niyetindeyim, tabi insanın hayatındaki böyle büyük değişiklikler her zaman tertipli bir şekilde ele alınamıyor. Bu yazıyı da havaalanında geçirdiğim 2 saat içinde yazdım. Şimdi Brüksel’e doğru yola çıkıyorum, oradan Gent’e. Bir hafta Netlog ofisindeyim, bakalım işler merkezde nasıl yürüyormuş…