Geçenlerde Tolga Tanış bir yazı yazdı. Technorati’nin yayınladığı bir istatistikte 130 milyon kayıtlı blog olduğundan, ama son 4 ayda bunların sadece yüzde 5′inin güncellendiği aktarmış. “Blogları terk ettiniz”, “daha 10 yıl geçmeden sıkıldınız” gibi ifadelerle süslemiş yazısını. Köşesinin bir bölümünde de klasik bir “yazıyı okunabilir kılma” hilesine başvurup bloggerlara 5 sıfat beğenmiş ve kısa cümlelerle biz bloggerları tanımlamış. Buna göre, çok çalışıyoruz, ısrarcıyız, hızlıyız, huysuzuz, asosyaliz ve dedikoducuyuz. Amerika’da ciddi bir blogosfer ve medya gücüne ulaşmış bloglar olduğu için, oradaki gazetecilerin etekleri tutuşmuş vaziyette. Ellerinden geldiğince bloggerlarla didişiyorlar. Her zaman gideri olan bir polemik konusu. Dijital vs. geleneksel. Bizim zavallı gazetecilerimiz de benzer şekilde bir yeni çağ polemiğine girmek istiyorlar sanırım, ama karşılarında muhatap alacak bir kitle göremiyorlar. O yüzden de ithal edilen düşmanlarla uğraşıyorlar. Tanış’ın yazısında bir tane Türk bloggerın adı geçmezken, her sıfat için ayrı bir Amerikan kahramanı belirtmiş. Tabi blog kavramının tanımında yatan ve basının tam olarak kavrayamadığı bazı temel özellikler de bu tarz analitik çıkarımların ancak tercüme yoluyla dilimize aktarılmasının önüne geçemiyor.

Ekşisözlük’ün medyatikleştiği o müthiş günlerde de sürekli bir köşe yazarı sözlükçülere sararlar ve bu sayede köşelerine hit alırlardı. Ben de Ali Kırca hadisesi hakkında yazdığım bir yazıyı ilgili başlıkta linkleyip 2 günde 10 bin tekili cukkalamanın verdiği hazzı yaşamıştım. Ekşisözlük ciddi bir kefal ordusudur, ama bloglarda bu tarz bir hezeyan yok. Sebebi de merkezi bir dağıtım olmaması. Ortalama bloğun günlük okur sayısı 50′yi geçmez. Dolayısıyla blogger denen güruha saran gazetecinin doğal yollardan olay yaratması pek mümkün değil. Marketing Türkiye’den Elif Erman mail atıp konuyla ilgili görüş istemese sanırım ben de bunu yazmazdım. Yani sevgili müstakbel blogger düşmanı gazeteciler, sözüm size: Bizden medet ummayın. Hayal kırıklığı yaşarsınız…

Fatih Altaylı Twitter'da

Zamanında gazetecilik yapmaya heveslendiğim için -girdiğim medya plazalarında gördüğüm içler acısı insan manzaraları karşısında hızla soğumuştum- ufak çaplı bir çevre edinmiştim kendime o camiada, hala görüştüğüm bazı tanıdıklarım var. Çoğunun bloglarla ve blog yazanlarla ilgili görüşleri Tanış’ın yansıttıklarına yakın. Bloggerlar asosyal tipler olarak görülüyor. İsmini vermeyeyim ama çok sevdiğim bir gazeteci abimin benim bu fikrimle ilgili yorumu şu olmuştu: “Oğlum biz her gün birbirini doğrayan halkı, cümle kurmaktan aciz politikacıları, her yönüyle cahiller ordusu bir milleti yüzlerce muhabir aracılığıyla gözlemliyoruz. Bu halkın kendini serbest şekilde ifade etmesinin sağlıklı bir sonucu olacağına beni indandıramazsın.” Türk gazetecilerinin meslekleri icabı böyle bir önyargısı olmasını doğal karşılamak lazım belki de.

Birbiriyle iletişim içinde olan, zamanında Facebook’u, sonra Twitter ve Friendfeed’i keşfederek kullanmaya başlayan veteran sosyal medyacılar içinde bile bu araçları doğru düzgün kullananların sayısının ne kadar az olduğunu görünce, daha amatör kullanıcılar tarafından yürütülen blogların veya iletişim kanallarının kimseye bir faydası olmayacağını düşünmekte haksız değiller gibi. Bu düşüncedeki tek bir sorun var aslında. O da blogların kimseye faydalı olmak amacı gütmemesi. Tamamen bireysel, beklentisiz, hazırlıksız ve de vaatsiz bir iletişim aracı olarak bloglar yazarına ve onun umursadığı 3-5 kişiyi çektiği anda görevlerini yerine getiriyorlar demektir. Önceden hazırlığı yapılmış, bir sistematiğe oturtulmuş, konu başlıkları ve ilgi alanları önceden belirlenmiş, kısacası profesyonelce hazırlanmış bloglar var elbette, bunların uzun zaman içinde bir yere gelmesi beklenebilir, ama gelir sağlamaları çok zor olacağı için, direkt olarak blog üzerinden gelir sağlamayı ümit edenlerin bir süre sonra siliip gitmesi kuvvetle muhtemel. Blog bir kendini ifade etme aracıdır, ifade edenle ilgilenmiyorsanız, ifade edilende büyük bir anlam göremiyorsanız, geçer gidersiniz. Ne okuru, ne yazarı size “Ne ettin birader?” demez.

Gazetecilerin anlamakta sıkıntı çektiği de bu. Madem kimse okumayacak, kimse vay bee diye eşine dostuna aktarmayacak, neden blog yazarız ki… Cevabını bloglarda değil, psikoloji kitaplarında aramak lazım bu sorunun. Dereye bir taş atmış olmak için diyelim kısaca. Biz dijital zibidilere çok basit gelen bu tip motifleri anlamakta veya kabullenmekte zorluk çeken geleneksel medya çoğu zaman dalga konusu oluyor. Bu da ayrı bir yazı konusu tabi.

Picture 7

Uzayıp gidecek enteresan bir konu bu aslında. Özellikle de Twitter’da yakın zamanda başlayan Türk basın mensubu akını bence konuyu çok daha ilginç bir noktaya çekecek. Blog açmak kolay evet, ama sürekliliği son derece zor. Konu bulmak, yazıya dönüştürmek vs. gibi engeller bloglardaki %95′lik ölülük oranını açıklıyor. Twitter’da ise bu oranın nispeten daha düşük olmasını bekliyorum. Neler olacağını zaman içinde birlikte göreceğiz. Yazının ana konusuyla ilgili diğer görüşler için Elif’in 15 Ağustos’ta çıkan Marketing Türkiye’de (İP eki) yayınladığı yazıya bir göz atın derim.

Toplam : 5 Yorum var

    Harun Pekşen August 18th, 2009 at 3:18 am

    Şekip, olaya şu açıdan bakalım. Sen bir blogger olarak bu konunun cevabını aramaya çalışıyorsun, tespitlerini yazıyorsun, başka bloggerlar da bu tespitlere eklerini yapıyorlar. Eğer gazeteciler bu paylaşımın nedenini çözebilirlerse sanırım pek bir sorun kalmayacak. Sonrasında da bahsettiğin “halkın kendisini serbest bir şekilde ifade edemeyeceği” önyargısından da kurtulmuş olurlar.

    Selim Cantepe September 5th, 2009 at 2:42 am

    Perihan Mağden’in bu yazının ardından sitesinde yazısını yayınlayarak ve bunun duyurusunu da blog kelimesi üzerinen yaparak yaptığı şey destekdi bence ve çok da hoş oldu.

    Şekip Can Gökalp September 5th, 2009 at 4:03 am

    Hangi sitede Selim?

    gabriela October 5th, 2009 at 11:29 pm

    Selamlar;

    Bloguna bugün aynı konuda araştırma yaparken rastladım, benim de bu konuyla ilgli düşüncelerimi paylaştığım bir yazım var ve çıkış nedeni Marketing’in yazısıdır.
    Sevgiler

    http://www.gabrielaolaru.com/?p=524

Yorumunuz:


  • December 31, 1969 at 4:33 pm Enver ALTIN
    Yazıyı okudum, çoğunluğun farkında olduğu ama bir o kadar da yerinde sözcüklere dökülmüş tesbitler var fakat bu soruya net bir yanıt göremedim. Niye geçinemiyorlar sahi? Yahut, geçinemiyorlar mı? İki köşe yazarı arasında atışma gördüm, iki blogger arasında atışma da çok olur ama bir köşe yazarı ile bir blogger arasında atışma hiç görmedim. Demek ki bu iki cemaat ayrı büyümüş düşman kardeşler gibi, birbirlerini tanımadıkları halde kavga halindeler, mi acaba?
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Ahmet ARSLAN
    Sorunuz, MSK...
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Oğuz Serdar
    Sekip, guzel yazi tesekkurler.
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Harun Pekşen
    Şekip, olaya şu açıdan bakalım. Sen bir blogger olarak bu konunun cevabını aramaya çalışıyorsun, tespitlerini yazıyorsun, başka bloggerlar da bu tespitlere eklerini yapıyorlar. Eğer gazeteciler bu paylaşımın nedenini çözebilirlerse sanırım pek bir sorun kalmayacak. Sonrasında da bahsettiğin "halkın kendisini serbest bir şekilde ifade edemeyeceği" önyargısından da kurtulmuş olurlar.
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Ozgur Uckan
    Şurada da bir yazı dolayısıyla konu gündeme geldi: http://ff.im/6LXUg
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Şekip Can Gökalp
    Enver, yazıda aslında ana amacım cevabı vermekti. Tek bir sebebi yok bu geçinememenin. Köşeciler arasındaki polemiklerde bile çoğu "sağlam" köşeci polemiğe girdiği diğer köşecinin adını anmaz ki prim vermiş olmasın. Dolayısıyla uzun bir süre daha blogger ismi göremeyiz o köşelerde. Bu da birebir değil sektörel vefakat düşükdozlu bir didişmeye yol açıyor.
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Süha Yunus Erol
    sanırım insanlar bloggerlere gazetecilerden daha çok güveniyorlar, gazeteciler de bunu kaldıramıyorlar...
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Berkin Bozdoğan
    Şekip çok güzel şekilde olaya değinmişsin. Senden şöyle bir alıntı yapayım:"Bu düşüncedeki tek bir sorun var aslında. O da blogların kimseye faydalı olmak amacı gütmemesi. Tamamen bireysel, beklentisiz, hazırlıksız ve de vaatsiz bir iletişim aracı olarak bloglar yazarına ve onun umursadığı 3-5 kişiyi çektiği anda görevlerini yerine getiriyorlar demektir." Bu çok güzel bir tespit. Yakın zamanda, artık bilişim basınından koptuğum için, günlük formatında yol alacak birisi olarak ciddi bir duruşu olmayan insanlara bile feci manalar yüklendiğini görüyorum. Örneğin bilmem kaç senedir yazdığım kişisel günlüğüm hakikaten kişisel bir günlük. Birkaç kişi sesimi duysa yeter sloganıyla yola çıkmıştım, zira zaten elimin altında kitle iletişim araçları (hem de en popülerlerinden birisi) vardı. Ama henüz oturmamış ve nadiren işe yarayan bir şeyi alemin yeni kralı olarak sürekli gözümüze sokan insanlara karşı da ciddi bir refleks gelişmesi olağan.
  • December 31, 1969 at 4:33 pm Berkin Bozdoğan
    @Süha Yunus Erol Önermeniz en azından Türkiye için geçersiz. Ya da şöyle diyeyim: Yanlış sanıyorsunuz. :) İki tarafı da çok iyi tanıyorum. Öyle bir terazi yok. Türkiye gerçekleri sebebiyle, nerede olursanız olun tamamen kişi olarak anılıyorsunuz. "Blogging = kişisel markalaşma" falan diyenler var ama açıkçası basın sektöründe de kişisel markalaşma var. Sadece ilgisiz kişiler sizi takip etmediği için bazılarının haberi yok. İyileriniz ve kötüleriniz çalıştığınız yer kadar size de yazılır ve sizinle gelir.

Add a comment on FriendFeed