Şekip Can Gökalp

Merhaba,
Ben Şekip Can Gökalp. Kişisel bloğumda, internet ekonomisi ile ilgili olarak katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar ve genel olarak sektörde edindiğim gözlemleri bulacaksınız. Keyifli seyirler.


      ‘Gözlem’ kategorisi arşivi

Bir marka sonunda Twitter’ın hakkını verebildi

Abarttığımı düşünenler olabilir, ama bence Twitter kullanan markalar arasında sonunda bir tanesi olayı gerçekten de anladı ve layıkıyla kullanıyor. Bahsettiğim marka Bezci Detay Market. Haftasonu Deniz‘de zaman öldürürken bir mail geldi. Bezci Detay Market is now following you on twitter. Oha yok artık, dediğim anda Emrah‘ın maili geldi: Hasan abiye bir haber yaraşır diyor. Arayıp konuşmuş, Bezci Detay ODTÜ yakınlarında bir marketmiş. Öğrenciler ikna etmiş abimizi ve bir blog, bir de twitter hesabı yaratmışlar. Sosyal ağlarda, aynı incelikle yönetecekleri sayfalar da açmalılar bence. Hem eğlenceli ve tutarlı bir biçimde iletişimini sürdürüyor, hem relevant içerikle takipçileriyle ilişkisini sıkı tutuyor. Takip etmek isteyeceğim bir marka hesabı diyebilirim. Tabi ODTÜ civarında bir bakkalın müşterisi olmama imkan yok, ama çocuklar bunu devam ettirirlerse, sunabilecekleri gerçek bir sosyal medya casei yakalamış olacaklar.

Bezci Detay Market Twitter'da

Bana kalırsa, tüm markalar sosyal medyada içerik yaymakla ilgili bir sıkıntı çekiyor. Bunun sebebi de sadece kampanya bilgisi vs. vermenin ötesine geçememeleri. Biliyoruz ki conversation marketingde asıl hedef marka hakkında diyaloglar yaratmak. Bunu yaratırken havuç vermek evet çok basit ve işlevsel, ama marka veya markaya ait öğeler hakkında konuşulmasını sağlamak için illa bedava bilet dağıtmaya gerek var mı? Benim işim pazarlama değil, sadece bir süredir markaların sosyal medyada aktivasyon yaratmasıyla ilgili bir işte çalışıyorum. Dolayısıyla fazla uzatmadan sözü uzmanlara bırakmak istiyorum. Acaba sosyal medyada, kurumsal kaygılardan sıyrılarak gerçek bir başarı yakalamak mümkün değil mi? Bunu yapacak öngörü ve kararlılığa sahip bir marka veya müşterisini bu yola sokabilmiş bir ajans yok mu?

3G neyi değiştirebilir?

WAP denen şey -zavallı ve geniş bir kitlenin mobil content bataklarında feci şekilde parçalanmaları dışında- hiçbir işe yaramadığı ve mobil internet kavramının memlekete girmesini yıllarca geciktirdiği için, bizde “mobil site” denen şey ciddiye dahi alınmadı. Zaten günlük koşuşturma içindeki büyük yayıncılar çok ciddi trend kavramlar oluşmadıkça, (iPhone veya 3G gibi) bu tarz manevralara giremeyecek kadar yoğun olduklarından, mobili yok saydılar. Sanırım geçen seneye kadar haklılardı da. Firefox’a uyumlu site yapmaktan aciz vizyonu da hesaba katınca, onlarca farklı cihaza uygun mobil sürüm çıkarmaları ihtimali iyice uzaklaşıyor. Mobil pazarlama da SMS kampanyalarından ibaret kalınca, 3G gibi -milyonlarca lira harcanarak memleket insanına “görüntülü konuşma” olarak aktarılmakta olan- güzel bir açılım dahi mobil internet ile bağdaştırılamıyor. Her ay 5 milyon kişinin mobil internete girdiği hesap edilen bir pazarda, garip bir durum var.

3G belki de bu anlamda, mobil ve web yayıncılarını, bunları ilk aşamada hayatta tutacak olan reklamverenleri ve bu ikisini birleştiren tüm ekosistemi harekete geçirecek bir etkide bulunabilir diye ümit ediyorum. Daha fazla site mobil versiyonlar çıkartacak, bu sitelerin iletişimini ana mecraları olan web üzerinden yapacaklar ve derken cep telefonundan internete girmek normalleşecek. Operatörlerin tarifeleri kitlesel anlamda erişilebilir seviyelerde tutması ve mobil internet kullanımını arttıracak iletişim çalışmalarını hızlandırmasıyla, 2 sene içinde mobil internet gerçek bir mecra haline gelebilecek.

Cihaz olarak laptop ve cep telefonu arasındaki en önemli fark ise, bir tanesinden hiçbir eklenti olmadan direkt olarak ödeme yapabiliyor olmanız. Dolayısıyla mobil üzerindeki B2C modellerin de çok daha kolayca karlı konuma geçeceğini göreceğiz. Çok değerli bir reklam mecrası olmasına rağmen, mobil siteler ve uygulamalar reklamdan değil son kullanıcıdan aldığı paralarla uzun vadede değer kazanacak. Tabi mobil hakkındaki bu yorumlar hep webe görecelendirilerek ortaya çıkıyor.

Netice itibariyle ciddi bir ‘disruption’dan bahsettiğimizi söyleyebiliriz; webden mobile hızlı geçen mecralar, markalar, B2B veya B2C servisler erkenden yer kapacak. Bu konuda birçok ülkeyi takip ediyorum ve çoğunlukla, Türkiye’den kolay ulaşılabilir pazarlarda mobil hacmin webe Türkiye’den çok daha yakın olduğunu görüyorum. Bunun sebebi muhtemelen devletin GSM operatörleriyle aşık atmaya çalışmaması olabilir tabi. Yeri gelmişken TTNet’e taziyelerimi sunmalıyım. ISP sayısına +3 gelince ve bunlardan biri Turkcell gibi bir firma olunca, sanıyorum ki TTNet içindeki zombi zihniyetini gömme zorunluluğunu en kısa sürede hayata geçirecektir.

Özetle fikrim, 3G’nin bir teknoloji veya yenilik olarak olmasa da, bir kavram ve tarihsel bir mihenk taşı olarak elektronik iletişim ve reklam sektöründe ciddi bir fark yaratacağı ve bunu webden çok daha hızlı şekilde yapacağı yönünde. Zamanla göreceğiz bunu tabi…

Yazı yazmadığım 19 gün içinde başıma gelen 8,5 şey

Sevdiğim şeylerden uzak kalmaktan hoşlanmıyorum ve hevesle yazmaya başladığım bloğuma son iki hafta içinde yazı yazamamak da pek hoşuma gitmedi. Bahanem de hazır gerçi; uzun süredir tek bir işe bu kadar odaklanıp diğer herşeyden kopmamıştım. Çok fazla sayıda yeni insanla tanışıp, yeni şeyler öğrendiğim için zevk alarak devam ediyorum, fakat özellikle bloğumdan uzak kalmak pek hoşuma gitmedi. Bu süre içinde -haliyle- epey malzeme çıktı, ama kısa bir kişisel perspektif özeti yazmakla yetineceğim şimdilik. İncelemek istediğim bir iki konu var, bunları belki Gent’te ofis ortamında çalışacağım için bu hafta içinde daha rahat bir şekilde yazıya çevirebilirim. Şimdi başıma gelen onlarca şey arasından seçtiğim 7,5 şey.

  1. Geçen hafta Cuma günü Netbook Media‘dan Barış aradı ve Netlog Beyaz Show’a sponsor olmak ister mi diye sordu. Netlog doğal bir büyüme yaşadığı için marka bilinirliği olarak Taksim-Maslak hattında ne kadar büyük olduğuna dair yeterli bir algı yok ve kime 6.2 milyon üyemiz var desek gözleri fal taşı gibi açılıyor. Bu bilinirliği sağlamak için çeşitli çalışmalar yapmak istiyorduk. Biraz spontane ve plansız da olsa bu soruya tamam dedik ve böylece ufak bir işbirliğine başlamış olduk. Beyaz, program sırasında bir muhabbette ben Facebook değil Netlog kullanıyorum diyerek bir jestte de bulundu. Şubat ayında yayınlanacak programlarda da devam edeceğiz buna. Üye sayısında veya trafikte bir değişiklik oldu mu diye soruluyor, ama asıl soru şu olmalı; Bundan 3 ay sonra Netlog basında kaç defa anılmış olacak. Bunu birlikte göreceğiz sanırım. Benim için de yeni bir tecrübe.
  2. Ajanslarda enteresan bir hayat dönüyor. Uzun yıllar yayıncı tarafındaydım, hala yayıncı tarafındayım gerçi, ama şimdi ajanslarla daha sıkı bir ilişki içindeyim. Orada internete daha sayısal bir bakış var. İyi bir şey, çünkü sayısallık olmadan sektörler oluşmuyor. Kötü, çünkü her iş sayısallığa ajansların bildiği anlamda sahip olmayı hedeflemiyor. Piyasa olgunlaştıkça buradaki denge kurulur umarım. (2,5. Netlog TR & ME sorumlusu Timothy’nin buraya gelmesiyle başlayan 2 haftalık yoğun toplantı haftasında özellikle medya ve kreatif ajanslar ile bol bol toplanıp görüştük. Bir iki defa müşterilere de gittik beraber ve bu yüzden tüm zamanım dışarıda ve yollarda geçti. Hemen her gün iş bağlantılı bir akşam yemeği programı da yapıldığı için eve gelmem genel olarak 11′i buluyordu. Toplantı sonrası ve öncesi işler geceye kaldı ve dolayısıyla pek uyuyamadım. Dünki etohum haftasonu buluşması da bu iki haftanın sonunda gelen bir lolipop oldu diyebilirim. akşam eve varıp bir yemek yedikten sonra 6 gibi sızmışım, uyandığımda sabah 9′du. 15 saat. Gülümseyerek uyandığımı söyleyebilirim. Uyumak önemli. Dün Uğur Özmen “Hayırdır dalmışsın” deyince yorgun olduğumu ben de fark ettim.)
  3. İstanbul’da yaşayan batılı yabancılar arasında bol bol sosyal medya sevdalısı insan olduğunu keşfettim. Tesadüfen oldu da diyebilirim. Bir iki örnek gördükten sonra, Twitter’ı kullanan kimler var diye bakınırken bir miktar teknoloji ile alakasız Twitter kullanıcısı da gördüm. Twitter’da son takip etmeye başladığım kişilere bakarsanız görebilirsiniz bunları. Twitter’ı biraz teknolojik eksenden çıkarmaya çalışacağım. İstanbul’da enteresan şeyler keşfetmek için bir araç olabilecek mi, bunu merak ediyorum. Bu arada 12 Şubat’ta dünyayla aynı günde bir Twestival düzenleniyor İstanbul’da, bununla ilgili bilgi için tık.
  4. StartupsInTurkey.com‘u açtık sonunda. Aylardır aklımdaki bir fikirdi, Burak Büyükdemir’le de konuşmuş ve yapalım demiştik, onun da aklındaymış. Sonra bir gün bir kahvaltıda Mert Erkal’ın ben de editör olurum demesi üzerine, adımları atmaya başladık. Vadi’nin de daha önceden böyle bir şey yapmak istediğini biliyordum ve açılma öncesi süreçte o da olaya dahil olunca 4 kişi birer ucundan tuttuk ve siteyi açtık. Burak Dönertaş tasarımını yaptı. SIT hakkında söylenecek çok şey var aslında, ama site kendini anlatacaktır.
  5. Geçen hafta Murat Kaya ile birlikte befunky ofisinde bir öğle yemeği yedik. Gayrettepe civarında müstakil bir malikhanede işlerini yapıyorlar. Teknoloji firması oldukları için zaten önleri açık, ama bir de kendi ağızlarından dinleyince daha da inandığımı söyleyebilirim. Tekin Tatar zaten olayın “iş” tarafını çok iyi algılamış. Türkiye’nin çıkardığı en sağlam servislerden biri olarak 1-2 sene içinde önemli yerlerde göreceğimize inanıyorum. Fotoğraf hala bir numaralı medya türü, bu alanın son kullanıcı tarafındaki önemli bir kısmında köklü değişiklikler yaratacaklarına inanıyorlar. Hedef iyi, ekip iyi, gidişat da iyi. Umarım böyle devam eder ve hedeflerine ulaşırlar.
  6. Ugrade!Istanbul’un geçen hafta düzenlenen etkinliğinde Burak Arıkan‘ın mikro-emek üzerine fikirlerini ilginç buldum. Özetle, sosyal ağlarda yarattığımız değerin kullanıcılar oalrak karşılığını alamadığımızı ve bu sebeple sosyal ağ işletmecilerinin kullanıcıları sömürdüğünü iddia ediyordu.  Ben internetle haşır neşir olmaya başladığım zamandan beri üretici tarafta yer aldığım için, kullanıcı dediğimiz grubun içinde basit bir kullanıcı olarak yer alamadım. Bakış açım bu yüzden taraflı olabilir, ancak bu pahalı teknolojilerin ve daha da pahalı operasyonların sürdürdükleri ekonomik var olma uğraşı bir yana, her kullanıcının bu ağlardan ne çıkardığı da önemli bana göre. Hayatımız boyunca tek bir bardak kola içmesek de yaşayabileceğimiz gibi, Facebook’la alakamız olmadan da yaşayabiliriz, fakat Facebook sayesinde elde ettiğimiz ticari ve sosyal kazanımlar acaba tüm Facebook kullanıcılarının hayatını toplamda ne kadar etkilemiştir? Şöyle özetlersek, LinkedIn’e para veriyoruz, çünkü para kazanmamızı kolaylaştırıyor, İstanbul.net’e para veriyoruz, çünkü sevgili bulmamızı kolaylaştırıyor, Facebook’dan para istiyoruz, çünkü? Bu sorunun cevabı “biz olmasak facebook olmazdı” ise, geçiniz. Bence, şu anki haliyle dengeli bir ilişki söz konusu.
  7. Londra’da 9-10 Mart’ta gerçekleşecek Social Networking Forum‘a blogger olarak akredite oldum. Türkiye’den de epey katılım olacak gibi görünüyor, en azından gelmek istediğini bildiğim bir miktar insan var. Yarısı gelse bile 4-5 kişi oluruz. Güzel de olur. Etkinlik öncesindeki haftada Gent’te olma ihtimalim var, öyle olursa trenle Brüksel’den Londra’ya gitme ve Manş denizini tünelle geçme eğlencesine de katılmış olacağım. Hayırlısı.
  8. Dün gerçekleşen etohum haftasonu buluşmasında, eğitimlere katılacak, kafe toplantılarında işlerini anlatacak olan 15 firmayı/ekibi dinledik. Ekipler bu eğitimlerden sonra birer 3 veya 5 dakikalık performans daha sergilemeliler diye düşünüyorum. Etohum’un üç önemli ayağından biri olan eğitim kısmının (diğer ikisi; sektör abileriyle yakın temasta bulunma şansı ve bilinirlik) ne kadar etkili olacağını bu şekilde kolayca görebiliriz, zira performansların tümü kötüydü. Sunumax eğlenceliydi diyebiliriz, ama tabi o da son derece dağınıktı. Önemli olan sunumlar mıydı, eh biraz öyleydi. O işlerin ne kadarı başarılı olur, ne kadarı başarısız olur buna karar vermek şu anda kumara girer. Etohum’un ve Burak Büyükdemir’in ne kadar önemli bir iş yaptığını bir önceki yazımda da okuyabilirsiniz, yine de tekrardan tebrik ediyorum kendisini, Selçuk Koyuncu‘yu, Metin Kahraman‘ı, Harun Pekşen‘i, Müge Çerman‘ı ve etohum’a bir şekilde katkısı dokunmuş herkesi.

Bunların hepsi ayrı ayrı yazı konuları aslında (uyku kısmı hariç, o zaten buçukluk olarak listede yerini alıyor), ama dediğim gibi vakit ve fırsat olmadı. Bundan sonra böyle büyük aralar vermemek niyetindeyim, tabi insanın hayatındaki böyle büyük değişiklikler her zaman tertipli bir şekilde ele alınamıyor. Bu yazıyı da havaalanında geçirdiğim 2 saat içinde yazdım. Şimdi Brüksel’e doğru yola çıkıyorum, oradan Gent’e. Bir hafta Netlog ofisindeyim, bakalım işler merkezde nasıl yürüyormuş…

NTVMSNBC’nin internet sitesi oluşu

Dünyada, mashupların, entegre sistemlerin, içerik agregatörlerinin kullanıcıyı çektiği bir yıldan yeni çıktık. Friendfeed gibi sadece diğer servisleri biraraya getirerek içerik ve arkadaş kanallarınızı tek yerde toplamaya yarayan bir servisin yükselişine 2008′de şahit olduk. Türkiye’de birbirine yaklaşan bir sektör gözlemledik hep birlikte. Bu birliktelikten çıkan bir çok önemli proje oldu; ajanslar, startuplar, markalar birbirine yaklaştı. Son olarak, özellikle Marjinal‘in bloggerları lansman etkinliklerine dahil etmesi, Warner Bros’un bloggerlara yönelik öngösterimler düzenlemesi derken, bugün de NTV merkez binasında bir blogger-marka buluşmasına daha şahit olduk. Tüm bu teknik ve stratejik etkileşim, internetin sadece insanlar arası değil, yapılar arası etkileşime de imkan sağladığını ve ihtiyaç duyduğunu bize gösterdi bence. Artık bu ekosistemle çok yollu ve çift yönlü bir bağ kuramayan yapılar, beklentisi yükselen internet kullanıcısının alışkanlıklarına gerçek anlamda nüfuz etmekte zorluk çekecek. Bu anlamda, NTVMSNBC’nin gerçek bir internet sitesi olma yolundaki önemli açılımını anlatmak istiyorum.

Bugün NTV merkez binasındaki toplantıya katılan blog yazarları arasında ben de vardım. Davetin sebebi yenilenme hazırlıkları süren ntvmsnbc.com sitesini henüz açılmadan bizlere göstermek ve bununla ilgili geri dönüş almaktı. Bir NTV gezisi ardından başlayan toplantı ile ilgili görüşlerime geçmeden önce, kısaca siteye değinmem gerekirse; bence şimdiki halinden çok daha iyi. Benzerlerinin epey üstünde bir kaliteye sahip bir görsellik ve kullanılabilirlik sunuyor. En çok da, internet haberciliğine sayfa dizme mantığını getiren “değiştirilebilir ilk ekran” anlayışını sevdim. Özetle, editörler ntvmsnbc.com anasayfasına girince sayfanın ilk karşımıza gelen kısmını, son derece esnek bir şekilde gündemin durumuna göre değiştirebiliyorlar. Bu sayede yazı ve multimedya içeriğini vermenin üstüne, sayfa dizmenin haberciye verdiği gücü de vermiş oluyor. Bu olanaktan, uygulamada ne şekilde faydalanılacağını hep birlikte göreceğiz.

Bana göre NTV medya grubunun internet açılımı için daha da önemli genel bir durumu gözlemleyebildiğimiz toplantı ise, beni sitenin kendisinden daha çok ilgilendiriyordu aslında. NTV -bu konuda eleştiriler vardır, ama genel kanı pek değişmeyecektir diye düşünüyorum- Türkiye’de genel olarak kaliteli TV, kaliteli radyo, kaliteli yayınevi, kısacası kaliteli medya demek. Bunu internete yansıtabilmeleri için, şu anki tüm siteleri değiştirmeleri gerekiyor ki bunu yapıyorlar. Bugünki toplantıda, iki farklı binadan işleyen NTVMSNBC.com ve NTV yeni medya ekiplerini bir arada gördük.

Ekiplerin yöneticileriyle birlikte kalabalık bir şekilde toplantıda bulunmaları, grubun (camiaya son derece yakın olan internet pazarlama müdürü Murat Kahraman ve business developer Eray Endeş‘in buradaki etkisi önemli olmuştur sanırım) sosyal medyaya bakışındaki ciddiyeti gösteriyordu bence. Fakat bu ciddiyet, 2 yıla yakın süren geçiş/entegrasyon çalışmasının getirdiği bir gerginlik ve savunma anlayışı ile hafif de olsa gölgelendi. İnterneti iyi bilen ve kendilerini ifade etmekte becerikli bloggerların eleştirilerini yanıtlayacak tek bir kişi belirlense ve bu kişi bu insanların dilinden konuşan birisi olsaydı, sanıyorum ki çok daha rahat bir iletişim atmosferi yakalanırdı. Fazlasıyla karışık geçen toplantıda, gerçekten faydalı geridönüşler olduğunu ve NTVMSNBC’nin bu toplantıdan gerçek anlamda faydalanma şansı olduğunu düşünüyorum. Tabi blog yazarlarına yüzyüze, dürüst ve şeffaf bir şekilde projelerini anlatmaları başarılı bir hamleydi, bunun karşılığını böylelikle aldılar ve daha da alacaklar.

Bugün orada bulunan 15 kadar blog yazarı, artık ntvmsnbc’nin yeni döneminde en önemli sözcüleri olacaktır muhtemelen. Diğer markaların da üretim süreçlerinde blog yazarlarını ve sağlam müşterilerini dahil etmeleri önemli, ama iletişim konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Bugün büyük oranda genç ve açık insanlardan oluşan NTVMSNBC ekibi bile zaman zaman hatalar yaptıysa, diğer markaların bu konuda daha da dikkatli olması gerekecektir. İletişim gerçekten de ince bir iş, yıllar içinde değer sahibi yapılan bir markayı kimin temsil ettiğini doğru belirlemek çok önemli.

Satılık blog: Robert Basic kişisel bloğunu satıyor

Blog satmak fikri aslında o kadar da absürt değil. Her blog kişisel ve amatör değil, bazılarının -görece- çok iyi gelirleri var. Robert Basic‘in bloğunu satmak isteme sebebi ise basit: Değişiklik. Bir noktaya getirdiği bu bloğu satıp başka bir şeyler denemek istiyor. İngilizce-Almanca karışık olarak yazacağı bir bilişim bloğu ile, kişisel olarak yazacağı bloğunu ayırmak ve bu şekilde bloglamaya devam etmek istiyormuş.

Yani Arda Kutsal‘ın gün gelip bu işlerden elini eteğini çekmek istediği anda Webrazzi‘yi satması doğal olur, sonuçta birden fazla yazarın yazılarıyla yayınını sürdüren ve belli bir merkeze oturmuş bir blog Webrazzi. Ciddi bir haber kaynağı ve camianın önemli buluşma noktalarından biri. Robert Basic ise, Almanya’nın bir numaralı bloggerı olmasına rağmen, yazılarının bir kısmı kişisel, bir kısmı internet dünyası hakkındaki kişisel analizlerine dayalı, çok küçük bir kısmı ise özel haberlerden oluşuyor. 30 binden fazla feed abonesi olan bu adam, blogosferde elbette son derece saygın bir noktada, fakat öte yandan Almanya’da olan biteni sıkı şekilde takip etmek isteseniz okuyacağınız bir blog değil. Avrupa kupasında maçları yorumlamıştı bloğunda, öyle diyeyim.

Bu karakteristik yapıya rağmen, Hırvat asıllı Robert Basic’in Basic Thinking Blog’u şu anda satılık. Bir süredir bununla ilgili olarak bloğunda yazılar yazan ve durumu okurlarına danışan Basic, sonunda kararını verdi ve dün akşam sekize doğru açık arttırmayı Ebay’de başlattı. 1 Euro’dan başlayan açık arttırmaya katılabilmek öyle kolay değil. Ebay üyesi olmanın yanında, Basic’e çekeceğiniz bir kimlik fotokopisi ve imza gibi veriler içeren bir faxın ardından izinli alıcılar listesine ekleniyorsunuz. Bu da Ebay’in Robert Basic’e yaptığı bir güzellik. Potansiyel müşterilerin ciddiyetini ölçmek için yapılan bir denetim. Bu şekilde listeye giren insanların dün akşamdan beri yaptığı 118 teklif ile, bloğun şu andaki ederi 20.150 Euro seviyesinde. Hiç fena değil bence, ama Basic’in beklentisi bunun üstünde olsa gerek; asgari ücret henüz karşılanmış değil.

Tabi bu durumun Alman blogger camiasında yarattığı dalgalanma inanılmaz boyutta. Tüm bloglarda bu konuyla ilgili yazılar var. Karşılaştığım en enteresan yaklaşım ise, son derece saf ve iyimser: “Wir sind Basic” (de. Biz Basic’iz”) başlığıyla yazılan yazıda, bloggerlardan oluşan bir grubun basicthinkingblog’u satın alması gerektiği yazıyor. Bu sayede uzun süredir lafı dönen blogcular birliği gerçekleşebilir ve de bu adres üzerinden tech-web dünyasını alakadar eden haberleri paylaşabilirler deniyor. “Hepimiz Basic’iz” tadını hafif de olsa veren bu yaklaşımın zıttı yönde ve uçlarda dolanan yorumlar da yok değil.

Bence de tartışılmaya çok müsait bir fenomenle karşı karşıyayız. Yazının girişinde söylediğim gibi, webrazzi, thenextweb, deutsche-startups gibi blogların kolektif ve nispeten nötr karakterleri sebebiyle satılmaya müsait ve de son derece değerli yapılar olduklarını düşünüyorum, fakat Basic Thinking Blog şu okuduğunuz bana ait blogdan bile daha kişisel. Bu onu değersiz yapmaz tabi ki, hatta çok çok değerli olduğu aşikar. Birkaç barcamp’te karşılaşıp, bir kere de kısaca konuştuğum Robert Basic’in kişi olarak da gördüğü ilgi ve saygı inanılmaz. 2008 yılında günde ortalama 7000 kişinin ziyaret ettiği bloğundan 30 bin euro gelir elde etmesinin açıklaması da ancak bu olabilir. Peki Robert Basic’i bu bloğun içinden çıkartınca geriye ne kalacak? Pagerank, feed aboneleri ve indexlenmiş sayfalar mı? Yoksa Basic Thinking Blog başkaları tarafından yazılsa da benzer bir güce sahip olabilir mi? Bu konuda ne düşünüleceğini gerçekten merak ediyorum.

Güncelleme: Satış 46 bin euro civarında gerçekleşti. Alıcı, serverloft adında bir dedicated sunucu sağlayıcısı.

Xing socialmedian’ı neden satın aldı?

Avrupa vs. ABD kavgasının patlak vermesinin üstünden bir hafta geçmeden, Avrupalı Xing‘in Amerikan socialmedian‘ı satın alması haberi geldi. Socialmedian, sosyal medyanın hem isim, hem de cisim olarak vücut bulmuş hali diyebiliriz; çok çeşitli geleneksel ve sosyal medya kaynağından haberleri derleyen bir haber agregatöründen bahsediyoruz. 3,5 milyon Euro’nun direkt ödendiği, başarı durumuna göre yarım milyon ile 2,5 milyon arasında bir rakamın da 3 sene içinde parça parça ödeneceği bir sistemle, borsadan güç alan ve halihazırda son derece karlı bir şirket olan Xing, neredeyse bir aylık cirosunu gözden çıkararak (500 binden fazla ücretli üye ve e-ticaret, reklam gibi gelirler birleştiğinde aylık 4 milyon civarında yakın bir ciro yaptıklarını tahmin ediyorum) Amerika merkezli, son derece “hip” bir startupı bünyesine kattı.

Xing bloğunda belirtilen en önemli sebep iş adamlarının dar vakitlerinde isabetli filtrelenmiş haberler almalarına yardımcı olmak. Sosyal ağ yapısının ve sosyal medyanın başarılı bir kombinasyonu, gerçekten de faydalı olabilir. Peki basit bir anlaşma ile entegre edilebilecek haberler için tüm firmayı satın almaya gerek var mıydı?

Olay haliyle burada bitmiyor. Socialmedian’ın kurucusu Jason Goldberg, 1 yıldan kısa sürede exit yapmayı başarmış, yukarıda belirttiğim gibi Amerika’da, özellikle geliştiricileri ve genç girişimcileri barındıran “geek scene”de son derece iyi tanınan ve sevilen bir karakter. 15 Ocak itibariyle uygulama platformundan sorumlu VP olarak Xing’in Hamburg’daki merkezinde çalışmaya başlayacak. Bu da net olarak Linkedin’in uygulama platformuna koca bir “Bende de 5 As var” cevabı anlamı taşıyor. Opensocial entegrasonu konusunda yoğun çalışmalar yapan Xing için, bu satın alma aynı zamanda önemli bir işe alma anlamı da taşıyor. Xing, Amerika’ya uygulama geliştiricileri üzerinden girmenin ve bunu ufak miktarlarla da olsa, kriz döneminde geliştiricilere para kazandırarak yapmamnın peşinde.

Linkedin elindeki 100 küsür milyonla neler yapmayı planlıyor, bunu hala çözebilmiş değilim, ama onlar da ciddi hamleler yapmaya başladıklarında çok güzel bir kapışma izleyeceğiz. Facebook-StudiVZ örneğindeki gibi hukuki bir kavga değil, gerçek bir ticari savaş olacak gibi duruyor. Uzun süredir merakla takip ettiğim bu konuda sık sık böyle gelişmeler yaşanması güzel.

Ekleme: Bu yazıyı yayınladığım sıralarda Çağlar Erol da kendi bloğunda olayı Amerika pazarındaki PR etkisi açısndan ele aldığı bir yazı yayınladı. Meraklısı buradan okuyabilir.