Şekip Can Gökalp

Merhaba,
Ben Şekip Can Gökalp. Kişisel bloğumda, internet ekonomisi ile ilgili olarak katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar ve genel olarak sektörde edindiğim gözlemleri bulacaksınız. Keyifli seyirler.


Markafoni’nin geleceğinde de 607 milyon Euro ciro var mı?

Vente Privée, Fransa’da kurulmuş ve özel markalar ekseninde yaptığı kampanya odaklı ilerleyen, sadece davetiye ile üye olunabilen bir alışveriş kulübü. E-ticaret konusunda fazla ilgili olmasam da, uzun zamandır takip ettiğim şirketlerden bir tanesi. Özellikle aynı modelde işleyen Markafoni’nin kurulmasından sonra, Türkiye için önemi daha da arttı. Modelin başarısını e-ticaret konusunda uzman kişiler analiz etmeliler bence. Benim bu yazıda anlatacaklarımla, Markafoni’nin yakın zamanda yabancı, -ekibin bağlantıları dolayısıyla muhtemelen Avrupalı- yatırımcılar almasının sebebi biraz daha netleşebilir.

2008′de 28 milyon ürün satılarak 607 milyon Euro ciro yapıldı

Vente Privée, Loic Le Meur’un her fırsatta gururla anlattığı Fransız başarı hikayelerinden bir tanesi. 2008′de 300 yeni çalışanı ekibine katarak toplam 900 çalışan sayısına ulaşan şirket, bu süre içinde 28 milyon ürün (tanesi KDV dahil ortalama EUR21,67) satmış. Yapılan 607 milyon Euro’luk ciro ise 600 milyonluk tahminin üstünde. Vergiler düşünce geriye kalan 507 milyon Euro’luk rakam, bir önceki seneye kıyasla %46′lık bir büyüme anlamına geliyor. Aşağıda seedfinance.de‘den aldığım grafikte kuruldukları 2002 senesinden beri süregelen büyümeyi daha net görebilirsiniz.

2009′da da büyümenin hızla devam etmesi bekleniyor. Bunun için yine 300 civarında yeni çalışan ve %22′lik bir büyüme planlanıyor. Şirketin şu ana kadarki en yavaş büyümesi bu sene gerçekleşecek, fakat kriz döneminde fena bir beklenti değil gibi.

Almanya’da “küçük” bir rakip

brands4friends ismi ile yayında olan Alman rakip ise 25 milyon Euro olarak açıkladığı 2008 cirosu ile hedefin %16.6 altında kalmış. Yüklü bir pazarlama kampanyası yürüten brands4friends, 2009′da 80 milyon Euro ciroya ulaşmayı ve böylelikle gelir-gider tablosunu dengelemeyi planlıyor. Vente Privée’nin Almanya’da yaptığı ciro ise 20 milyon Euro. Enteresan bir sürü rakam.

It takes two to tango

Markafoni ile ilgili ciro bilgisine sahip değilim, fakat Arda Kutsal’ın yazdığı üzre, haftada 4 kampanya ortalama ile ilerliyorlar. Aynı yazıda kampanya başına ortalama 500 ürün satışı olduğundan ve hedefin 1000 olduğundan bahsediliyor. Başlattıkları (arkadaşını davet et 10 lira Markafoni hesabına yatsın konulu) kampanyanın büyük bir başarıyla yeni müşteriler getirdiğini de zaten duyuyorduk.

2009′da kampanya sayısında da ürün sayısı/kampanya oranındaki büyümeye benzer bir hedefe ulaştıkları ve her hafta (8 kampanya ve kampanya başına 1000 ürün) 8000 ürün sattıklarını düşünürsek, yılda 416 bin üründen bahsedebiliriz. Yine bu tip oldukça kaba bir hesapla, Vente Privée’den elimizde olan ürün başına 21,67 Euroluk ortalama ile 9 milyon Euroluk bir ciro tahmininde bulunabilir miyiz? Neden olmasın? Fransa ve Türkiye arasındaki ekonomik ortam farklılıklarını hesaba katarsak, bu rakam bir miktar aşağıya inmelidir sanırım, fakat her halükarda, bu rakam Vente Privée’nin ikinci senesinde yaptığı 2 milyonun çok çok üstünde. Sadece genel bir “canlandırma” görevi görmekten öteye geçmeyecek rakamlar bunlar tabi.

Bu noktada, hem bu denli bir büyümenin getirdiği kaçınılmaz yük, hem de modelin Avrupa’da büyük bir başarıya ulaşmış olması ve son derece karlı bir geleceğinin olması, hem girişimci hem de yatırımcı açısından yatırımı -bir nevi- mecburi hale getiriyor. Otto’nun Türkiye’ye giriş yaptığı ve benzer modelleri deneyecek olması muhtemel 2009 senesi içinde, Markafoni’nin ileri tarihler için düşündüğü bazı hamleleri erkene çekmiş olması ve bu yüzden ekstra nakite ihtiyaç duyuyor olması da önemli bir etken olmuştur diye düşünüyorum.

Bu noktada -henüz- epey spekülatif bir karaktere sahip olan şu soru aklıma geliyor: Markafoni ne kadar zaman içinde el değiştirecek?

Not: Yukarıdaki grafiği, Vente Privee ve brands4friends ile ilgili bilgileri aldığım seedfinance.de isimli Almanca bloğu takip etmenizi şiddetle öneririm. Son dönemde ele gelen yazılar yazan birkaç Almanca blogtan bir tanesi.

LinkedIn artık Almanca; peki sonra?

Dış pazarlara açılmak gerçekten de ince bir iş, ürünün tipine göre çok büyük farklılıklar gösterebiliyor. Dolayısıyla, her firmanın birbirinden farklı yaklaşımları oluyor bu konuda. Bunun ürün lokalizasyonu, şirket yapısındaki hazırlıklar, pazar payı ve para kazanma gibi farklı farklı yönleri var tabi.

Mesela, Facebook, Netlog gibi kitleye hitap eden ürünler kendi pazarlarında veya ilgili coğrafi bölgelerde belli bir güce ulaştıktan sonra çeviriliyor, yerel bir ekip ancak yeterli potansiyel oluştuktan sonra kuruluyor. Teknolojiye ve daha çok B2B’e bağlı ürünler sunan firmalar, ürünlerini çeşitli dillere çevirmeden önce pazar hazırlığı yapmayı ve de mümkünse çözüm ortakları ile çalışmayı, ardından ekiplerine o bölgelerle ilgili kişileri katmayı tercih ediyorlar. Şirket içi yapıda da bu yaklaşımların yansımalarını görüyoruz. Kimi şirketler olayları departmanlara dağıtmışken (yani o ülke ile ilgili satış, pazarlama ve komünite yönetimi ait oldukları departmanlarda çözülür ve departman şefleri tüm ülkelerden sorumludur) diğerleri ise olayı ülke müdürlerine bağlar ve bir ülke ile ilgili tüm işler ülke müdürlerinden geçerek merkeze ulaşır. Firmaların çeşitli evrelerinde iki çözümün de kendine göre avantajları ve dezavantajları var.

LinkedIn ve Xing de birbirinden farklı konumlanan fakat yine de rakip olmaktan kurtulamayacak kadar yakın iki şirket, iki büyük sosyal ağ. Xing, özellikle Avrupa’da yaptığı alımlar, yayılım politikasının yerel odaklı olması, monetizasyon başarısı ve tabi borsaya açılması ile hacmen daha küçük olsa da, LinkedIn karşısında ciddi bir tehlike arz ediyor. LinkedIn ise son olarak 1 milyara dayanan bir değerlendirmeyle aldığı yatırımın ardından çoğu Amerikan şirketinin gittiği “önce büyüyelim” yolundan yürümeye devam ediyor. Gelir modelleri birbirine yakın; iş ilanları, paralı üyelik ve reklam, fakat uygulamada Xing daha başarılı gibi. Küresellik ve kitle boyutu açısından LinkedIn önde.

Şirketlerden birinin Amerikan, diğerinin Avrupalı olduğunu görmek aslında gerçekten çok basit. Buna güzel bir son örnek olarak, LinkedIn lütfedip 3. yabancı dil olarak Almanca’yı ekledi. Dünya çapında 30 milyon üyesi olan sitenin, şu kalite ve tat olarak porno film/tv shopping videoları arasında bir yerlerde kalan Almanya’ya giriş videosunu izleyin lütfen. İçler acısı.

Tabi böyle bir videonun başarısızlığı firmanın önünde büyük bir engel teşkil etmeyebilir, fakat bu kadar ciddiyetsiz ve kalitesiz bir şekilde Almanya gibi (Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve de en büyük rakibinizin memleketi) bir pazara giriyorsanız, bir sorun var demektir. Fransızca ve İspanyolca dillerini yayına aldıktan sonra nasıl bir süreç yaşandı operasyon tarafında bilmiyorum, ama bu tip bir pazar açılımını anlamıyorum ya da ortada pek de ufak olmayan bir hata var. Bu noktada aklıma iki soru/seçenek geliyor:

  1. Bu eklenen dillerle ilgili bir ekip oluşturulmayacak ve pazarın aktif şekilde üstüne gidilmeyecekse, neden daha hızlı bir şekilde daha fazla dil eklenmiyor? Birkaç bin dolara iyi bir çevirmene site çevirttirebilirsiniz.
  2. Bu eklenen dillerle ilgili aktif bir operasyon yürütülecekse/yürütülüyorsa, kenarda 100 milyona yakın sermayesi olan bir şirket neden bir ofis, 2 tane de adam tutmaz Almanya gibi bir ülke için ve olayı ta SF’den yürütmeye çalışır? Yürümez…

Türkiye’ye döndüğümden beri LinkedIn’in gerçek gücünü görmeye başladım diyebilirim. Daha önce etkinliklerde tanıştığım insanları eklediğim bir yerken, şimdi Avrupa ve Orta Doğu’da işler çeviren bir Belçika firmasında, İstanbul merkezli çalışan birisi olarak LinkedIn cidden işimi çok çok kolaylaştırıyor ve önemli bir yer tutuyor diyebilirim. Xing’in Almanya’da bana kattığını, LinkedIn şu anda Türkiye’de katıyor. Sektöre de bağlı olarak (interaktif pazarlama), çok iyi bir penetrasyona sahip olduğunu kabul etmem gerekiyor. Yine de ürün olarak sanırım Xing’i tercih ediyorum hala, fakat onların da Türkiye’deki algıyla ilgili çalışmaları gerekiyor tabi. Netice itibariyle, bir Amerikan firmasının daha ne kadar zayıf şekilde operasyonunu yaymaya çalıştığını görüyoruz. Belki de marka oluşturma konusundaki başarılarına, uluslararası açılım konusunda Avrupalı uzmanlardan alacakları ek gücü ekleseler, çok daha iyi olacak…

    Yazı yazmadığım 19 gün içinde başıma gelen 8,5 şey

    Sevdiğim şeylerden uzak kalmaktan hoşlanmıyorum ve hevesle yazmaya başladığım bloğuma son iki hafta içinde yazı yazamamak da pek hoşuma gitmedi. Bahanem de hazır gerçi; uzun süredir tek bir işe bu kadar odaklanıp diğer herşeyden kopmamıştım. Çok fazla sayıda yeni insanla tanışıp, yeni şeyler öğrendiğim için zevk alarak devam ediyorum, fakat özellikle bloğumdan uzak kalmak pek hoşuma gitmedi. Bu süre içinde -haliyle- epey malzeme çıktı, ama kısa bir kişisel perspektif özeti yazmakla yetineceğim şimdilik. İncelemek istediğim bir iki konu var, bunları belki Gent’te ofis ortamında çalışacağım için bu hafta içinde daha rahat bir şekilde yazıya çevirebilirim. Şimdi başıma gelen onlarca şey arasından seçtiğim 7,5 şey.

    1. Geçen hafta Cuma günü Netbook Media‘dan Barış aradı ve Netlog Beyaz Show’a sponsor olmak ister mi diye sordu. Netlog doğal bir büyüme yaşadığı için marka bilinirliği olarak Taksim-Maslak hattında ne kadar büyük olduğuna dair yeterli bir algı yok ve kime 6.2 milyon üyemiz var desek gözleri fal taşı gibi açılıyor. Bu bilinirliği sağlamak için çeşitli çalışmalar yapmak istiyorduk. Biraz spontane ve plansız da olsa bu soruya tamam dedik ve böylece ufak bir işbirliğine başlamış olduk. Beyaz, program sırasında bir muhabbette ben Facebook değil Netlog kullanıyorum diyerek bir jestte de bulundu. Şubat ayında yayınlanacak programlarda da devam edeceğiz buna. Üye sayısında veya trafikte bir değişiklik oldu mu diye soruluyor, ama asıl soru şu olmalı; Bundan 3 ay sonra Netlog basında kaç defa anılmış olacak. Bunu birlikte göreceğiz sanırım. Benim için de yeni bir tecrübe.
    2. Ajanslarda enteresan bir hayat dönüyor. Uzun yıllar yayıncı tarafındaydım, hala yayıncı tarafındayım gerçi, ama şimdi ajanslarla daha sıkı bir ilişki içindeyim. Orada internete daha sayısal bir bakış var. İyi bir şey, çünkü sayısallık olmadan sektörler oluşmuyor. Kötü, çünkü her iş sayısallığa ajansların bildiği anlamda sahip olmayı hedeflemiyor. Piyasa olgunlaştıkça buradaki denge kurulur umarım. (2,5. Netlog TR & ME sorumlusu Timothy’nin buraya gelmesiyle başlayan 2 haftalık yoğun toplantı haftasında özellikle medya ve kreatif ajanslar ile bol bol toplanıp görüştük. Bir iki defa müşterilere de gittik beraber ve bu yüzden tüm zamanım dışarıda ve yollarda geçti. Hemen her gün iş bağlantılı bir akşam yemeği programı da yapıldığı için eve gelmem genel olarak 11′i buluyordu. Toplantı sonrası ve öncesi işler geceye kaldı ve dolayısıyla pek uyuyamadım. Dünki etohum haftasonu buluşması da bu iki haftanın sonunda gelen bir lolipop oldu diyebilirim. akşam eve varıp bir yemek yedikten sonra 6 gibi sızmışım, uyandığımda sabah 9′du. 15 saat. Gülümseyerek uyandığımı söyleyebilirim. Uyumak önemli. Dün Uğur Özmen “Hayırdır dalmışsın” deyince yorgun olduğumu ben de fark ettim.)
    3. İstanbul’da yaşayan batılı yabancılar arasında bol bol sosyal medya sevdalısı insan olduğunu keşfettim. Tesadüfen oldu da diyebilirim. Bir iki örnek gördükten sonra, Twitter’ı kullanan kimler var diye bakınırken bir miktar teknoloji ile alakasız Twitter kullanıcısı da gördüm. Twitter’da son takip etmeye başladığım kişilere bakarsanız görebilirsiniz bunları. Twitter’ı biraz teknolojik eksenden çıkarmaya çalışacağım. İstanbul’da enteresan şeyler keşfetmek için bir araç olabilecek mi, bunu merak ediyorum. Bu arada 12 Şubat’ta dünyayla aynı günde bir Twestival düzenleniyor İstanbul’da, bununla ilgili bilgi için tık.
    4. StartupsInTurkey.com‘u açtık sonunda. Aylardır aklımdaki bir fikirdi, Burak Büyükdemir’le de konuşmuş ve yapalım demiştik, onun da aklındaymış. Sonra bir gün bir kahvaltıda Mert Erkal’ın ben de editör olurum demesi üzerine, adımları atmaya başladık. Vadi’nin de daha önceden böyle bir şey yapmak istediğini biliyordum ve açılma öncesi süreçte o da olaya dahil olunca 4 kişi birer ucundan tuttuk ve siteyi açtık. Burak Dönertaş tasarımını yaptı. SIT hakkında söylenecek çok şey var aslında, ama site kendini anlatacaktır.
    5. Geçen hafta Murat Kaya ile birlikte befunky ofisinde bir öğle yemeği yedik. Gayrettepe civarında müstakil bir malikhanede işlerini yapıyorlar. Teknoloji firması oldukları için zaten önleri açık, ama bir de kendi ağızlarından dinleyince daha da inandığımı söyleyebilirim. Tekin Tatar zaten olayın “iş” tarafını çok iyi algılamış. Türkiye’nin çıkardığı en sağlam servislerden biri olarak 1-2 sene içinde önemli yerlerde göreceğimize inanıyorum. Fotoğraf hala bir numaralı medya türü, bu alanın son kullanıcı tarafındaki önemli bir kısmında köklü değişiklikler yaratacaklarına inanıyorlar. Hedef iyi, ekip iyi, gidişat da iyi. Umarım böyle devam eder ve hedeflerine ulaşırlar.
    6. Ugrade!Istanbul’un geçen hafta düzenlenen etkinliğinde Burak Arıkan‘ın mikro-emek üzerine fikirlerini ilginç buldum. Özetle, sosyal ağlarda yarattığımız değerin kullanıcılar oalrak karşılığını alamadığımızı ve bu sebeple sosyal ağ işletmecilerinin kullanıcıları sömürdüğünü iddia ediyordu.  Ben internetle haşır neşir olmaya başladığım zamandan beri üretici tarafta yer aldığım için, kullanıcı dediğimiz grubun içinde basit bir kullanıcı olarak yer alamadım. Bakış açım bu yüzden taraflı olabilir, ancak bu pahalı teknolojilerin ve daha da pahalı operasyonların sürdürdükleri ekonomik var olma uğraşı bir yana, her kullanıcının bu ağlardan ne çıkardığı da önemli bana göre. Hayatımız boyunca tek bir bardak kola içmesek de yaşayabileceğimiz gibi, Facebook’la alakamız olmadan da yaşayabiliriz, fakat Facebook sayesinde elde ettiğimiz ticari ve sosyal kazanımlar acaba tüm Facebook kullanıcılarının hayatını toplamda ne kadar etkilemiştir? Şöyle özetlersek, LinkedIn’e para veriyoruz, çünkü para kazanmamızı kolaylaştırıyor, İstanbul.net’e para veriyoruz, çünkü sevgili bulmamızı kolaylaştırıyor, Facebook’dan para istiyoruz, çünkü? Bu sorunun cevabı “biz olmasak facebook olmazdı” ise, geçiniz. Bence, şu anki haliyle dengeli bir ilişki söz konusu.
    7. Londra’da 9-10 Mart’ta gerçekleşecek Social Networking Forum‘a blogger olarak akredite oldum. Türkiye’den de epey katılım olacak gibi görünüyor, en azından gelmek istediğini bildiğim bir miktar insan var. Yarısı gelse bile 4-5 kişi oluruz. Güzel de olur. Etkinlik öncesindeki haftada Gent’te olma ihtimalim var, öyle olursa trenle Brüksel’den Londra’ya gitme ve Manş denizini tünelle geçme eğlencesine de katılmış olacağım. Hayırlısı.
    8. Dün gerçekleşen etohum haftasonu buluşmasında, eğitimlere katılacak, kafe toplantılarında işlerini anlatacak olan 15 firmayı/ekibi dinledik. Ekipler bu eğitimlerden sonra birer 3 veya 5 dakikalık performans daha sergilemeliler diye düşünüyorum. Etohum’un üç önemli ayağından biri olan eğitim kısmının (diğer ikisi; sektör abileriyle yakın temasta bulunma şansı ve bilinirlik) ne kadar etkili olacağını bu şekilde kolayca görebiliriz, zira performansların tümü kötüydü. Sunumax eğlenceliydi diyebiliriz, ama tabi o da son derece dağınıktı. Önemli olan sunumlar mıydı, eh biraz öyleydi. O işlerin ne kadarı başarılı olur, ne kadarı başarısız olur buna karar vermek şu anda kumara girer. Etohum’un ve Burak Büyükdemir’in ne kadar önemli bir iş yaptığını bir önceki yazımda da okuyabilirsiniz, yine de tekrardan tebrik ediyorum kendisini, Selçuk Koyuncu‘yu, Metin Kahraman‘ı, Harun Pekşen‘i, Müge Çerman‘ı ve etohum’a bir şekilde katkısı dokunmuş herkesi.

    Bunların hepsi ayrı ayrı yazı konuları aslında (uyku kısmı hariç, o zaten buçukluk olarak listede yerini alıyor), ama dediğim gibi vakit ve fırsat olmadı. Bundan sonra böyle büyük aralar vermemek niyetindeyim, tabi insanın hayatındaki böyle büyük değişiklikler her zaman tertipli bir şekilde ele alınamıyor. Bu yazıyı da havaalanında geçirdiğim 2 saat içinde yazdım. Şimdi Brüksel’e doğru yola çıkıyorum, oradan Gent’e. Bir hafta Netlog ofisindeyim, bakalım işler merkezde nasıl yürüyormuş…

    etohum, sen ne yaptın?

    etohum girişimci yatırımcı buluşması olarak başladı, en azından sloganı buydu. İlk olarak Vadi’nin bana gösterdiği etohum’un sitesine baktığımda, açıklamaları, ekibi ve amacı gördüğümde büyük bir eksikliğin giderildiğini görmüştüm. Biraz Almanya’da olmamızla da ilgili olarak, kısa zaman öncesine kadar, sektörde fazla insan tanımamamız da böyle bir organizasyonun eksikliği ile ilgiliydi sanırım. Bu yaz başlayana kadar, Almanya’da, Türkiye’de olduğundan daha fazla internetçi tanıyordum. Şimdi durum tersine döndü.

    Yazılarımda veya oturup çay kahve eşliğinde sohbet ettiğimizde, camia lafını sıkça kullandığımız duymuşsunuzdur. İstanbul Erkek Lisesi gibi, sağlam camiaya sahip bir okuldan gelmem sanırım bunu neden bu kadar önemsediğimi açıklıyor. Nasıl ki sanatçılar birbirlerini tanır ve birbirlerinden haberdar olarak akımları oluştururlar veya bilim insanları aynı şekilde birbirlerini takip ederek ve çeşitli şekillerde gruplaşarak ekoller yaratırlarsa, internet de aynı böyle yaratıcılık ve hareketlilik gerektiren bir meşgale bana göre ve bu yüzden bu genç sektörün en önemli ihtiyaçlarından biri camia anlayışı. Henüz sayımız çok az olduğu için bir camiadan söz etmek güç olsa da, ufak tefek gruplar oluşmaya başladı diyebiliriz. Bunun en önemli sebeplerinden biri de etohum.

    Bunun gerçekten basit bir getirisi ve önemli sonuçları var. Sağlanan tanışıklık ortamı ile, paylaşımlar ve diyaloglar çok rahat bir sürece dönüşüyor. Birini çat diye arayıp, size saatler kazandıracak önemli bir bilgiyi rica edebiliyorsunuz veya birlikte iş yapabileceğiniz insanları yakından tanımak size onlarla ilgili önemli ayrıntıları bilme lüksünü veriyor. Bazen de “Hadi birer (beşer?) bira içelim” diyerek bir masa etrafına toplanmak da işin diğer güzel bir yönü tabi.

    Şu ana kadarki dönemde, bir araya gelip bir girişimciyi dinlememizi -veya sonradan Televidyon‘da izlemek üzere dinlemememizi-, birbirimizle tanışmamızı sağlamış, zamanlama, uygulama ve istikrar açısından gerçekten önemli bir yere sahip bir etkinlik. Kimi eleştiriler var evet, ama sanıyorum ki gönüllü destekler ile gerçekleştirilen böyle bir etkinlik için bunlar son derece doğal. etohum’un bir oluşum olarak var edilmesi ve kabullenilmesi süreci sanıyorum ki belli bir adıma kadar geldi. Şimdi sıra iş yapmakta. Bir süredir etohum ekibi, Şubat civarında başlayacak olan eğitimlere katılmak ve -bence daha da önemlisi- etohum ekolüne dahil olmak üzere başvuru yapan girişimcilerle görüşüyorlardı. Bunlar neticesinde ortaya çıkan 15 ekip, Ocak ayının son gününde, yani 31 Ocak Cumartesi günü, Maçka’daki İTÜ İşletme Mühendisliği Fakültesi’nde açıklanacak. Yaklaşık 6 saat sürecek etkinlikte, tahmin ediyorum ki başka şeyler de izleyeceğiz. Ben kesinlikle orada olacağım. Bu ekolün doğuşuna şahit olmak ve 15 tane gelecek vaat eden girişimciyi canlı olarak dinlemek isterseniz, gelmenizi kesinlikle tavsiye ederim.

    NTVMSNBC’nin internet sitesi oluşu

    Dünyada, mashupların, entegre sistemlerin, içerik agregatörlerinin kullanıcıyı çektiği bir yıldan yeni çıktık. Friendfeed gibi sadece diğer servisleri biraraya getirerek içerik ve arkadaş kanallarınızı tek yerde toplamaya yarayan bir servisin yükselişine 2008′de şahit olduk. Türkiye’de birbirine yaklaşan bir sektör gözlemledik hep birlikte. Bu birliktelikten çıkan bir çok önemli proje oldu; ajanslar, startuplar, markalar birbirine yaklaştı. Son olarak, özellikle Marjinal‘in bloggerları lansman etkinliklerine dahil etmesi, Warner Bros’un bloggerlara yönelik öngösterimler düzenlemesi derken, bugün de NTV merkez binasında bir blogger-marka buluşmasına daha şahit olduk. Tüm bu teknik ve stratejik etkileşim, internetin sadece insanlar arası değil, yapılar arası etkileşime de imkan sağladığını ve ihtiyaç duyduğunu bize gösterdi bence. Artık bu ekosistemle çok yollu ve çift yönlü bir bağ kuramayan yapılar, beklentisi yükselen internet kullanıcısının alışkanlıklarına gerçek anlamda nüfuz etmekte zorluk çekecek. Bu anlamda, NTVMSNBC’nin gerçek bir internet sitesi olma yolundaki önemli açılımını anlatmak istiyorum.

    Bugün NTV merkez binasındaki toplantıya katılan blog yazarları arasında ben de vardım. Davetin sebebi yenilenme hazırlıkları süren ntvmsnbc.com sitesini henüz açılmadan bizlere göstermek ve bununla ilgili geri dönüş almaktı. Bir NTV gezisi ardından başlayan toplantı ile ilgili görüşlerime geçmeden önce, kısaca siteye değinmem gerekirse; bence şimdiki halinden çok daha iyi. Benzerlerinin epey üstünde bir kaliteye sahip bir görsellik ve kullanılabilirlik sunuyor. En çok da, internet haberciliğine sayfa dizme mantığını getiren “değiştirilebilir ilk ekran” anlayışını sevdim. Özetle, editörler ntvmsnbc.com anasayfasına girince sayfanın ilk karşımıza gelen kısmını, son derece esnek bir şekilde gündemin durumuna göre değiştirebiliyorlar. Bu sayede yazı ve multimedya içeriğini vermenin üstüne, sayfa dizmenin haberciye verdiği gücü de vermiş oluyor. Bu olanaktan, uygulamada ne şekilde faydalanılacağını hep birlikte göreceğiz.

    Bana göre NTV medya grubunun internet açılımı için daha da önemli genel bir durumu gözlemleyebildiğimiz toplantı ise, beni sitenin kendisinden daha çok ilgilendiriyordu aslında. NTV -bu konuda eleştiriler vardır, ama genel kanı pek değişmeyecektir diye düşünüyorum- Türkiye’de genel olarak kaliteli TV, kaliteli radyo, kaliteli yayınevi, kısacası kaliteli medya demek. Bunu internete yansıtabilmeleri için, şu anki tüm siteleri değiştirmeleri gerekiyor ki bunu yapıyorlar. Bugünki toplantıda, iki farklı binadan işleyen NTVMSNBC.com ve NTV yeni medya ekiplerini bir arada gördük.

    Ekiplerin yöneticileriyle birlikte kalabalık bir şekilde toplantıda bulunmaları, grubun (camiaya son derece yakın olan internet pazarlama müdürü Murat Kahraman ve business developer Eray Endeş‘in buradaki etkisi önemli olmuştur sanırım) sosyal medyaya bakışındaki ciddiyeti gösteriyordu bence. Fakat bu ciddiyet, 2 yıla yakın süren geçiş/entegrasyon çalışmasının getirdiği bir gerginlik ve savunma anlayışı ile hafif de olsa gölgelendi. İnterneti iyi bilen ve kendilerini ifade etmekte becerikli bloggerların eleştirilerini yanıtlayacak tek bir kişi belirlense ve bu kişi bu insanların dilinden konuşan birisi olsaydı, sanıyorum ki çok daha rahat bir iletişim atmosferi yakalanırdı. Fazlasıyla karışık geçen toplantıda, gerçekten faydalı geridönüşler olduğunu ve NTVMSNBC’nin bu toplantıdan gerçek anlamda faydalanma şansı olduğunu düşünüyorum. Tabi blog yazarlarına yüzyüze, dürüst ve şeffaf bir şekilde projelerini anlatmaları başarılı bir hamleydi, bunun karşılığını böylelikle aldılar ve daha da alacaklar.

    Bugün orada bulunan 15 kadar blog yazarı, artık ntvmsnbc’nin yeni döneminde en önemli sözcüleri olacaktır muhtemelen. Diğer markaların da üretim süreçlerinde blog yazarlarını ve sağlam müşterilerini dahil etmeleri önemli, ama iletişim konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Bugün büyük oranda genç ve açık insanlardan oluşan NTVMSNBC ekibi bile zaman zaman hatalar yaptıysa, diğer markaların bu konuda daha da dikkatli olması gerekecektir. İletişim gerçekten de ince bir iş, yıllar içinde değer sahibi yapılan bir markayı kimin temsil ettiğini doğru belirlemek çok önemli.

    Satılık blog: Robert Basic kişisel bloğunu satıyor

    Blog satmak fikri aslında o kadar da absürt değil. Her blog kişisel ve amatör değil, bazılarının -görece- çok iyi gelirleri var. Robert Basic‘in bloğunu satmak isteme sebebi ise basit: Değişiklik. Bir noktaya getirdiği bu bloğu satıp başka bir şeyler denemek istiyor. İngilizce-Almanca karışık olarak yazacağı bir bilişim bloğu ile, kişisel olarak yazacağı bloğunu ayırmak ve bu şekilde bloglamaya devam etmek istiyormuş.

    Yani Arda Kutsal‘ın gün gelip bu işlerden elini eteğini çekmek istediği anda Webrazzi‘yi satması doğal olur, sonuçta birden fazla yazarın yazılarıyla yayınını sürdüren ve belli bir merkeze oturmuş bir blog Webrazzi. Ciddi bir haber kaynağı ve camianın önemli buluşma noktalarından biri. Robert Basic ise, Almanya’nın bir numaralı bloggerı olmasına rağmen, yazılarının bir kısmı kişisel, bir kısmı internet dünyası hakkındaki kişisel analizlerine dayalı, çok küçük bir kısmı ise özel haberlerden oluşuyor. 30 binden fazla feed abonesi olan bu adam, blogosferde elbette son derece saygın bir noktada, fakat öte yandan Almanya’da olan biteni sıkı şekilde takip etmek isteseniz okuyacağınız bir blog değil. Avrupa kupasında maçları yorumlamıştı bloğunda, öyle diyeyim.

    Bu karakteristik yapıya rağmen, Hırvat asıllı Robert Basic’in Basic Thinking Blog’u şu anda satılık. Bir süredir bununla ilgili olarak bloğunda yazılar yazan ve durumu okurlarına danışan Basic, sonunda kararını verdi ve dün akşam sekize doğru açık arttırmayı Ebay’de başlattı. 1 Euro’dan başlayan açık arttırmaya katılabilmek öyle kolay değil. Ebay üyesi olmanın yanında, Basic’e çekeceğiniz bir kimlik fotokopisi ve imza gibi veriler içeren bir faxın ardından izinli alıcılar listesine ekleniyorsunuz. Bu da Ebay’in Robert Basic’e yaptığı bir güzellik. Potansiyel müşterilerin ciddiyetini ölçmek için yapılan bir denetim. Bu şekilde listeye giren insanların dün akşamdan beri yaptığı 118 teklif ile, bloğun şu andaki ederi 20.150 Euro seviyesinde. Hiç fena değil bence, ama Basic’in beklentisi bunun üstünde olsa gerek; asgari ücret henüz karşılanmış değil.

    Tabi bu durumun Alman blogger camiasında yarattığı dalgalanma inanılmaz boyutta. Tüm bloglarda bu konuyla ilgili yazılar var. Karşılaştığım en enteresan yaklaşım ise, son derece saf ve iyimser: “Wir sind Basic” (de. Biz Basic’iz”) başlığıyla yazılan yazıda, bloggerlardan oluşan bir grubun basicthinkingblog’u satın alması gerektiği yazıyor. Bu sayede uzun süredir lafı dönen blogcular birliği gerçekleşebilir ve de bu adres üzerinden tech-web dünyasını alakadar eden haberleri paylaşabilirler deniyor. “Hepimiz Basic’iz” tadını hafif de olsa veren bu yaklaşımın zıttı yönde ve uçlarda dolanan yorumlar da yok değil.

    Bence de tartışılmaya çok müsait bir fenomenle karşı karşıyayız. Yazının girişinde söylediğim gibi, webrazzi, thenextweb, deutsche-startups gibi blogların kolektif ve nispeten nötr karakterleri sebebiyle satılmaya müsait ve de son derece değerli yapılar olduklarını düşünüyorum, fakat Basic Thinking Blog şu okuduğunuz bana ait blogdan bile daha kişisel. Bu onu değersiz yapmaz tabi ki, hatta çok çok değerli olduğu aşikar. Birkaç barcamp’te karşılaşıp, bir kere de kısaca konuştuğum Robert Basic’in kişi olarak da gördüğü ilgi ve saygı inanılmaz. 2008 yılında günde ortalama 7000 kişinin ziyaret ettiği bloğundan 30 bin euro gelir elde etmesinin açıklaması da ancak bu olabilir. Peki Robert Basic’i bu bloğun içinden çıkartınca geriye ne kalacak? Pagerank, feed aboneleri ve indexlenmiş sayfalar mı? Yoksa Basic Thinking Blog başkaları tarafından yazılsa da benzer bir güce sahip olabilir mi? Bu konuda ne düşünüleceğini gerçekten merak ediyorum.

    Güncelleme: Satış 46 bin euro civarında gerçekleşti. Alıcı, serverloft adında bir dedicated sunucu sağlayıcısı.