Şekip Can Gökalp

Merhaba,
Ben Şekip Can Gökalp. Kişisel bloğumda, internet ekonomisi ile ilgili olarak katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar ve genel olarak sektörde edindiğim gözlemleri bulacaksınız. Keyifli seyirler.


Yeni bir iş, yeni bir şehir; Netlog ile İstanbul’a dönüyorum

Almanya’ya gideli altı sene oldu. Bu sürenin büyük kısmında İstanbul’a dönmeyi ve İstanbul’da yaşamayı hayal ettiğimi söyleyebilirim. Bir yerin “yerlisi” olmak önemli bir durum; Almanya’da kendime iyi bir hayat kurmuş olsam da oranın yerlisi olmam için kesinlikle altı yıldan çok daha fazla zamana ihtiyacım vardı. Biraz bu yüzden, biraz da işlerden dolayı sık sık Türkiye’ye gelip gittim. Son 7-8 aydır, zamanımın çoğu İstanbul’da geçti gerçi, ama yine de gerçekten kendime ait saydığım evim Almanya’daydı. Artık İstanbul’da. Netlog‘un Türkiye operasyonunda business developer olarak işe başlıyorum. Bunun için haftaya Belçika’ya, Gent’teki Netlog merkez ofisine gideceğim ve sonrasında İstanbul’daki işler yoğun olarak başlayacak.

Ağustos ayında The Next Web için Türkiye piyasası ile ilgili yazdığım bir yazıya, Netlog Türkiye ve Ortadoğu sorumlusu Timothy Bataillie “Türkiye’de Netlog da var, sorumlusu da benim!” şeklinde bir yorum bırakmıştı. O yorum vesilesiyle tanıştığım Timothy ile, İstanbul’a gelip gittikçe görüşmeye devam ettik. Bu pozisyondan ilk bahsettiğinde, ona bu işe uygun olabileceğini düşündüğüm birisini önermiştim, daha sonra biraz düşününce ve Timothy ile Netlog hakkında daha fazla konuşunca aslında İstanbul’a dönmek için çok iyi bir fırsat olduğuna karar verdim. Elbette profesyonel anlamda, hem Avrupa ile olan ilişkimi zedelemeyecek, hem de sosyal ağ olarak bu denli büyük bir şirketin içinde yer alabilmek adına çok uygun bir pozisyon olması İstanbul’a dönmemden daha da belirleyici oldu. Uzun süredir startup atmosferinde bulunmuş birisi olarak, daha büyük bir yapıda bulunmamın zamanının geldiğini de düşünüyorum. Aralık ayında, LeWeb ve diğer irili ufaklı toplantı ve etkinliker için ufak bir Avrupa turu yaptığım sırada, ofisi görmek ve ekiptekilerle tanışmak için Gent’e de uğramıştım. Aralık ayının sonunda kesin yanıt geldi ve tüm ayrıntıları netleştirerek, tarihi belirledik.

Netlog, Türkiye’deki en büyük sosyal ağlardan bir tanesi. Avrupa’da da en büyük sosyal ağ olduğu söylenebilir. Elbette bu boyutta bir sosyal ağ olması, sosyal ağların gelirleri ile ilgili ilerici modellerin çoğunu deneme şansı veriyor. Bunu canlı ve dev bir sistemin içinde birebir yaşayacak ve bunlarla ilgili projeler üretecek olmak beni şimdiden heyecanlandırıyor. Umuyorum ki, Netlog’da geçireceğim sürede çok şey öğreneceğim. Hayatımda önemli bir dönem olan Almanya macerasının kesin olarak bittiği ve İstanbul’da (en son 18 yaşındayken burada düzenli olarak yaşadığımı düşünürsek) yaşamanın gerçekte nasıl bir şey olduğunu ve buradaki güzellikleri ailem ve arkadaşlarımla birlikte yaşayacağım yeni bir dönemin başladığını burada yazabildiğim için mutluyum.

Mobil Sosyal Ağlar Türkiye’de de 2009′a ve sonrasına hükmedecek

Uzak doğuda tsunami (nasıl kelime oyunu ama) etkisi yaratarak piyasalarda kendine devasa alanlar açan mobil sosyal ağlar, henüz dünyanın kalanında o kadar büyük güce ulaşamadılar. Bunun farklı bölgeler için farklı sebepleri var. Mesela Amerika ve Avrupa’da dizüstü veya masaüstü bilgisayarlar interneti kullanmanın ana araçları olarak güçlü bir pazar payına sahipler, çünkü genişbant internet -diğer ülkelere oranla- erken bir şekilde yayılım göstermeye başladığından beri bu aletlere erişim oranı da benzer şekilde yüksek. Bu sebeple en başından beri web tabanlı sosyal ağlar kullanılıyor ve bunların sağladığı -mobil için zor veya imkansız görünen- imkanlardan (video, büyük ekran, rahat kullanım, klavye ile giriş vs.) vaz geçmek kullanıcılar için zor oluyor.

Genişbant penetrasyonunun düşük olduğu uzak doğu ülkelerinde ise sosyalleşme aracı olarak önce SMS sonra wap-chat sistemleri yayılmaya başladı. Cep telefonu tuş takımını ergonomik olarak bilgisayar klavyesine tercih eden bir neslin oluşması büyük oranda buna bağlı. Asiajin‘in şu haberinde görülen abuk aletler, gerçekten de uzay çağının gelmekte olduğunu gösteriyor gibi.

Diğer yanda, internet penetrasyonunun düşük olduğu ülkelerden biri de Türkiye, ama bizde hem cihaz kalitesi, hem de veri bağlantı ücretlerinin görece yüksek olması, mobil internetin 2.0 servisleri kullanıcıları arasında büyük bir talep görmesini engelliyor. Beni ve bu bloğun çoğu okurunu içine alan ileri seviye kullanıcılar için, Facebook, Xing, Friendfeed gibi sosyal ağlar, mobil internet kullanım amaçları arasında e-postadan sonra ikinci sırada geliyor olabilirken, daha düşük yaş ve profil kesitine baktığımızda, bunun mobil eğlence, oyunlar vs. ile sınırlı kaldığını görüyoruz.

Cihaz kalitesinin ortalamada düşük kalışı, yurtdışında yaygınlaşmış olan uzun vadeli kontrat karşılığı cihaz alabilme gibi yöntemlerin bizde henüz tam olarak kullanılmamasına bağlanabilir. İlk defa iPhone ile kitlesel bir yayılım gösteren bu tarz kampanyalar, 3G dönüşümü gerçekleşirken daha da fazla ilgi görecek ve kullanılacak. Yeni cihazların gelmesi ve veri transfer ücretlerinin ucuzlaşması/kullanımının yaygınlaşmasıyla, 2009′un ikinci yarısından itibaren mobil 2.0 servislerinin ciddi bir büyüme yaşayacağını düşünüyorum.

Geçen hafta duyurulan Nokia ViNe ile ilgili Webrazzi‘de yayınlanan yazıda, Arda Kutsal önemli bir GSM operatörünün bu alanda sağlam bir yatırım içinde olduğunu söylüyordu. Buna ek olarak, Avrupa’da Türkiye’ye girmeyi bekleyen güçlü mobil servislerin olduğunu, ve de büyük oyuncuların mobil servislerini sürekli olarak geliştirdiklerini hesaba katarsak, 2009′da çok çok hareketli bir alan göreceğimiz kesin. Bu rekabetten tabi ki en karlı çıkanlar son kullanıcılar olacak.

Son kullanıcı demişken, şu anda bir N95 kullanıyorum ve yoldayken, dışarıda beklerken, hatta bazen evde TV karşısındayken Facebook, Xing, Friendfeed gibi sosyal ağ servislerini cep telefonumdan geziyorum. Fotoğrafları aynı boyda göremiyor ve videoları izleyemiyor olmak dışında, pek eksiklik çektiğim söylenemez. Son iki yılda yaşanan arabirim devrimlerinin benzer hızla ilerlemesi ve yukarıdaki faktörlerin şartları hepimiz için değiştirmesi halinde, şu anki sosyal ağ anlayışıyla bile şu ankinden çok çok daha fazla insanın 2009′da mobili de kullanmaya başlayacağı görüşündeyim.

Tüm bu öngörünün içinde, konum odaklı/bağlı servisler ve atılımlar bulunmuyor. Bilgisayar kullanıyorken de kimi zaman dış mekanlarda olabiliyoruz, malum kablosuz sunmayan kafe kalmadı gibi bir şey, fakat cep telefonlarının “bilgisayarın yapabildiği herşeyi yapabilmek”ten çok daha ileri düzeyde bir kapasitesi var aslında. Cep telefonları, o anda bulunduğumuz noktayla gerçek zamanlı olarak etkileşime geçecek yepyeni bir dünyanın kapısını açıyor. Bulunduğumuz yere yakın mekanlar, hizmetler ve elbette insanlar; arkadaşlarımız. Facebook listemdeki 500 küsür kişi arasında o anda yakınımda bulunanları görebilmek ve onlarla etkileşime girebilmek, bana kalırsa mobil sosyal ağların ve bunlara dahil konum bazlı servislerin yükselişi olacak. Bunların yoğun şekilde kullanılması için belki 2009 sonunu beklememiz gerekebilir, ama geldiklerinde seslerini duyacağımıza eminim.

2008′den öğrendiğim: Pozisyon almak

İnsanın nerede durduğunu, nereye gidebileceğini bilmesi çok önemli. O zorlu ama bir o kadar da zevkli seçim anlarının önümüze rastgele gelmediği aşikar. Bunun için en önemli gereksinim, kafayı kaldırabilme yetisi sanırım.

Kısaca açarsam; kişisel becerim + yaptığım iş, işi yaptığım insanlar, insanların bulunduğu mekan, mekanda bulunduğum zaman mesleki başarımı belirleyen etmenler. Bazen yaptığımız işe ve onu yapışımıza o kadar odaklanırız ki, yaptığımız iş haricindeki faktörleri unuturuz, gider. Halbuki, kafamı kaldırıp tüm sahneyi görebilmek, bana bulunduğum pozisyon ile ilgili çok daha fazla bilgi verecek ve bu bilgiyi kullanmam gereken alan ve zamanı gösterecektir. Tabi tam tersi şekilde hataya düşüp, sürekli kafayı kaldırmak ve vizyon oluşturayım derken yaptığımız işi unutmak da iyi değil. Denge önemli. Sanırım 2008′den asıl öğrendiğim bu. Bazen bir şeyi yapmanız gerektiğini öğrenmeniz ve nasıl yapmanız gerektiğini öğrenmeniz arasında uzun zaman geçebiliyor.

2008′de ne oldu da bunları öğrendim?

2007′nin sonlarına yaklaşırken, para kazanmak için yaptığımız şey reklam almaktı. Biraz ajans satar, biraz da biz müşterilerle ve planlamacılarla konuşurdurk. Gelecek için yaptığımız şey ise, Almanca iki komünite kurmaya çalışmaktı. Onca işin bir arada yürümeyeceği noktasındaki büyük hatayı görmezden gelirsek, fena bir plan değil gibi duruyordu. Aynı trafiği 10 katı fiyata satabilmek hayali ile gecelerce uğraşarak kurduğumuz sistemlerin içine aylar sonunda 500 kullanıcı bile çekemeyince, önce bu başarısızlık anını kabullenmek sonra da sebebini aramaya başlamamız derken, ilk defa kendi işimden bahsetmek üzere değil, insanları dinlemek üzere bir Barcamp’e gidişim 2008 başlarına denk geliyor. Yani kafamı kaldırmam gerektiğini bu sıralarda öğreniyorum diyebiliriz.

Kafamı kaldırınca gördüklerim:

  • Almanya’daki piyasanın bana o an itibariyle bir boy büyük geldiğini
  • O ana kadar yaptığımız işlerin belli -ekip olarak bizi tatmin edemeyecek- bir noktadan ileriye gidemeyeceğini
  • Hedeflediğimiz boyutta bir şirket kurmak ve yaşatmak için öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu
  • Türkiye’de oluşmakta olan camianın şu anda olmasa bile, ileride belirleyici öneme sahip olacağını
  • Türkiye-Avrupa arasında ciddi bir bilgi alışverişi sıkıntısı olduğunu
  • Türkiye’de fikir (iş fikri değil, iş yapma fikri) üretimi konusunda sıkıntı olduğunu

Görebilmek çok güzel evet, ama asıl önemlisi bu gördüklerime uygun olarak hareket etmek, yani pozisyon almak. Gördüklerimle ilgili yaptıklarım:

  • Almanya’da oyuncu olmamak. Almanya piyasasına yönelik işlere daha fazla zaman ayırmadım.
  • Türkiye’deki işler para getirdikleri için öldürmek mümkün değildi, ama biz olmadan da yürüyebilecek bir hale gelmeleri mümkündü. Bunun için küçük küçük bir sürü süreci optimize ettik, yeni insanlar entegre etmeye çalıştık.
  • Bana birşeyler öğretebilecek insanlara, işlere, ortamlara yakınlaştım. Katıldığım etkinliklerin profilini yükselttim, benden daha çok iş başarmış mixxt ekibine dahil oldum.
  • Elimden geldiğince sık şekilde Türkiye’ye gelmeye çalıştım, uzun uzun kaldım, insanlara bağlantılar sağlamaya çalıştım, zaten herkesin yeni insanlara ve sözlere açık olduğu bu dönemde kısa sürede çok insan tanıdım, severek zaman geçirdiğim arkadaşlar bile edindim. =)
  • İnsanlara Türkiye’den/Avrupa’dan bahsettim. İki pazar hakkındaki bilgiyi doğru yerlerde aktarmak bana önemli kapılar açtı.
  • İş yapmanın ayrıntılarına yönelik yazılar yazdım, konuştum, anlattım. Yine aynı sebepten ötürü ayrıntılı şekilde kendi tecrübelerimi sıralıyorum.

Büyük iş başarmak görecelidir ve belirsiz bir hedeftir, bu yüzden büyük işler peşinde koşmak ve hayal kurmak ne kadar zevkli de olsa, somut ve küçük hedefler koyarak ilerlemek çok daha kolay ve gerçekçi oluyor. Bunun için kafamı kaldırmak ve pozisyon almak benim için gerçekten çok kullanışlı iki yöntem oldu. Birey veya şirket olarak, -Yossi Vardi’nin bilimkurgu ürünü dediği- iş planları yazmak ve bunlara takılmak yerine, sürekli farkında ve hareketli olmak daha mantıklı gibi geliyor. Elbette her esen rüzgarda yön değiştirmek yanlış ve yorucu; konu burada dengeye geliyor. Bunun için bir formül yok belki, ama becerileri ve eksiklikleri iyi belirleyip, becerilerimi kullanabileceğim ve eksikliklerime hayati şekilde ihtiyaç duymayacağım alanlar açıp, buralarda gelişmeyi sürdürmek -daha önce başarısız olmuş olma koşulu ile- sanırım fazla da yanlışlık yapma şansı tanımıyor insana.

Mesleki hayat uzmanlarına göre belki de insanlık tarihinin en eski bilinenine değinmiş olabilirim bu yazıda. Mesleki hayat kurma konusunda, -örneğin- sosyal ağlardan para kazanmak konusundaki kadar büyük bir iddiam yok. Buna rağmen, bu yazıyı yazma sebebim, yaklaşık 4 senedir ticari bir beklenti ile internet ile uğraşan, 6 yıldır yurtdışında yaşayan birisi olarak, elimdeki bu son 1 yıl içinde değerleri ve imkanları bilinçli olarak değerlendirmeye başlamamla, kişisel başarım arasındaki doğru orantıyı örnek olarak kullanarak -sanırım fazla da farkında olunmayan- basit bir yöntemi açıklamak istememdi.

Xing socialmedian’ı neden satın aldı?

Avrupa vs. ABD kavgasının patlak vermesinin üstünden bir hafta geçmeden, Avrupalı Xing‘in Amerikan socialmedian‘ı satın alması haberi geldi. Socialmedian, sosyal medyanın hem isim, hem de cisim olarak vücut bulmuş hali diyebiliriz; çok çeşitli geleneksel ve sosyal medya kaynağından haberleri derleyen bir haber agregatöründen bahsediyoruz. 3,5 milyon Euro’nun direkt ödendiği, başarı durumuna göre yarım milyon ile 2,5 milyon arasında bir rakamın da 3 sene içinde parça parça ödeneceği bir sistemle, borsadan güç alan ve halihazırda son derece karlı bir şirket olan Xing, neredeyse bir aylık cirosunu gözden çıkararak (500 binden fazla ücretli üye ve e-ticaret, reklam gibi gelirler birleştiğinde aylık 4 milyon civarında yakın bir ciro yaptıklarını tahmin ediyorum) Amerika merkezli, son derece “hip” bir startupı bünyesine kattı.

Xing bloğunda belirtilen en önemli sebep iş adamlarının dar vakitlerinde isabetli filtrelenmiş haberler almalarına yardımcı olmak. Sosyal ağ yapısının ve sosyal medyanın başarılı bir kombinasyonu, gerçekten de faydalı olabilir. Peki basit bir anlaşma ile entegre edilebilecek haberler için tüm firmayı satın almaya gerek var mıydı?

Olay haliyle burada bitmiyor. Socialmedian’ın kurucusu Jason Goldberg, 1 yıldan kısa sürede exit yapmayı başarmış, yukarıda belirttiğim gibi Amerika’da, özellikle geliştiricileri ve genç girişimcileri barındıran “geek scene”de son derece iyi tanınan ve sevilen bir karakter. 15 Ocak itibariyle uygulama platformundan sorumlu VP olarak Xing’in Hamburg’daki merkezinde çalışmaya başlayacak. Bu da net olarak Linkedin’in uygulama platformuna koca bir “Bende de 5 As var” cevabı anlamı taşıyor. Opensocial entegrasonu konusunda yoğun çalışmalar yapan Xing için, bu satın alma aynı zamanda önemli bir işe alma anlamı da taşıyor. Xing, Amerika’ya uygulama geliştiricileri üzerinden girmenin ve bunu ufak miktarlarla da olsa, kriz döneminde geliştiricilere para kazandırarak yapmamnın peşinde.

Linkedin elindeki 100 küsür milyonla neler yapmayı planlıyor, bunu hala çözebilmiş değilim, ama onlar da ciddi hamleler yapmaya başladıklarında çok güzel bir kapışma izleyeceğiz. Facebook-StudiVZ örneğindeki gibi hukuki bir kavga değil, gerçek bir ticari savaş olacak gibi duruyor. Uzun süredir merakla takip ettiğim bu konuda sık sık böyle gelişmeler yaşanması güzel.

Ekleme: Bu yazıyı yayınladığım sıralarda Çağlar Erol da kendi bloğunda olayı Amerika pazarındaki PR etkisi açısndan ele aldığı bir yazı yayınladı. Meraklısı buradan okuyabilir.

Avrupa tembel, Amerika hırslı, Türkiye ne?

LeWeb Avrupa piyasasını Web 2.0 Expo’dan çok daha başarılı şekilde bir araya getirdi. Bunun belli sebepleri ve bunlara bağlı sonuçları var. Loic Le Meur ve sergilediği yaklaşım sanıyorum ki bunlar arasında en önemlisi. Yaklaşım biraz magazinel olmakla birlikte kesinlikle ihtiyaç duyulan bir infotainment anlayışı barındırıyor içinde. Piyasa içinden ve dışından perde önü insanlarını davet etmesi, bir yarışmayla desteklemesi ve de sonunda -bu yazının da konusu olan- bir tartışmaya dönüşecek oranda öne çıkardığı “Biz Avrupalıyız” fikri.

Avrupa’yı tek bir ülke olarak görüp, insanları bir çatı altında toplama çabasını ifade edip, sürekli olarak farklı Avrupa ülkelerinden örnekler vererek bu algıyı pekiştirmesi, LeWeb’in kapanış seansındaki Gilmore Gang sırasında “Biz yaşamayı biliyoruz, Amerikalılar en fazla Starbucks’ta 5 dakika kahve içiyorlar” deyivermesi ile patlak veren o tartışmayla zirve yaptı. İnsanlara hedef gösterdiğiniz zaman bir araya gelmeleri -bilindiği üzere- daha kolay oluyor, burada ciddi bir ABD vs. AB tartışmasının başlaması, iki tarafa ait kimsenin birey bazında karşı tarafla iş yapmasını engellemeyecektir tabi, ama tartışma en azından yüzeysel bir fraksiyon oluşumunu gerçekleştirdi gibi duruyo.

Ventee Prive ve Meetic gibi iki Fransız devini örnek gösteren Le Meur’a karşılık, Michael Arrington‘un argümanları son derece net: Google, Yahoo, Ebay. Arrington’a göre Avrupalı bir başarı öyküsü olan Skype’ın Amerikan Ebay’e satılmış olması da Amerika’nın üstünlüğünü gösteren işaretler arasında. Bu üstünlüğün arkasında Arrington’a göre Amerikalıların kazanmayı sevmeleri ve çok çalışmaları yatıyor, buna karşın Avrupalılar zengin, rahat ve dolayısıyla tembel. Uzak doğudaki bazı firmaların başarıları da aynı hırs ve kazanma azmine bağlanıyor bu tartışma içinde.

Olayın sadece çalışma azmine bağlanması ancak kasıtlı bir körlüğün, yani tipik kazanan körlüğünün getirisi olabilir. Amerika bir kitlesel medya kolu olarak görebileceğimiz internette de tüm diğer medya tiplerinde olduğu gibi dünya lideri. Bunun sebebi tüm diğer alanlarda olduğu gibi ekonomik güce ve yüz yıl öncesine dayanan bir aritmetiğin getirisi. Amerika dışındaki firmaların Amerikan pazarında kabulü veya Amerikan bloglarında yer bulması bile son derece güç. Buna ek olarak, tüm global medya içeriğinin Amerika’da üretiliyor olması, Hollywood ve MTV etkisinin dünyanın kalanında görülmesi ve de elbette Amerikalıların bu avantajı -doğal olarak- ellerinden bırakmak istememelerinden kaynaklanan şiddetli bir yok sayma anlayışı olması da cabası. Yani neticede iş bağlantıları ve stratejik atılımlar çoğu startupın ömrünü gerçekte belirleyen şey oluyor. Bu böyleyken bir Estonyalının gidip Amerika’da başarılı olması son derece zor. Avrupa’nın dev ekonomileri bile, ABD ile kıyaslandıklarında küçük kalıyorlar ve yatırımlar konusunda dönen rakamları karşılaştırdığımızda, ciddi bir fark görüyoruz. Silicon Valley etkisini de unutmamak gerekli tabi. Dünya’daki bütün başarılı servislerin neredeyse İstanbul kadar bir alana yayılmış olan bu vadiden çıktığını düşünürsek, oralarda gerçek bir lobi ve networking faktöründen söz etmek mümkün olacaktır.
Daha Büyük Haritayı Görüntüle

Peki Türkiye olarak biz neredeyiz?

Kitleselliğin, milyonlarca insana bir içerik/servis sunarak fayda sağlamanın ve bunu paraya çevirmenin esas olduğu bu yeni ekonomide biz nerede duruyoruz? Çoğu sektörde olduğu gibi, burada da sanıyorum ki en önemli açılım uluslararası bağlantılarla yakalanabilecek. Türkiye piyasasının ticari olarak değer arz ettiği artık su götürmez bir gerçek. Girişimcilerin eğitimi, lobi faaliyetleri ve eski ekonominin büyüklerinin yeni ekonomiyi anlamaları ve değerlendirmeleri en önemli üç etken. Bu sayede iyi, uzun vizyonlu ürünler çıkartılabilir, dünyada etkin şekilde duyurulabilir ve de finansal olarak güçsüz kalmayacaklardır. Bu konuda birçok atılım yapıldığını söyleyebiliriz, o yüzden işlerin hızla iyiye gittiğini düşünüyorum. Öte yandan, yeterince hızlı olmadığımız da ortada. Geçen sene Doğu Avrupa‘dan bir iki mucize dışında fazla isim ve gelişme duymazken, bu sene LeWeb’de ilk üçe 2 firma soktuklarını gördük. Orta Doğu‘da batıya en yakın duran ülke olmamıza ve de Araplarla son derece kuvvetli ticari ilişkilerimiz olmasına rağmen, Kuzey Afrika ve Orta Doğu‘ya baktığımızda oraların bile hızlı bir yeşerme içinde olduklarını görüyoruz. Bence her sene Türkiye’den 5 firmayı Amerika ve Avrupa‘daki bu etkinliklerdeki yarışmalarda temsil edecek kaliteye ulaştırabilmeliyiz. Global bir vizyon ve bilgi birikimi var, bunun ne kadarı Türkiye piyasasına uygulanabilir bu meçhul, ama global bir girişimci ve oyuncu olmak istiyorsak, global dünyada daha fazla yer almak zorundayız.

Açız, üşüyoruz, yardım çağıramıyoruz; LeWeb ‘08 izlenimleri

Avrupa’nın en büyük internet ekonomisi etkinliği olan LeWeb bu sene 5. kere düzenlendi. Bu sene ilk defa bloggerlara özel bir akreditasyon programı açtılar ve de bu programın bir parçası olarak ben de etkinliğe katılma şansı buldum. 1680 kişinin katıldığı “aşk” temalı etkinlik, Paris’te bir kültür merkezinde gerçekleştirildi. Bugün yollarda olacağım, ama yazıyı da ertelemek istemedim. O yüzden fazla allayıp pullamadan, üç ana başlıkta olayı ele alacağım.

Açız, üşüyoruz, yardım çağıramıyoruz

Önce kötü kısımlardan başlayayım; İçerisi buz gibiydi, internet özellikle ilk gün yok denecek kadar azdı (bu yüzden kendi bloğumdan planladığımın aksine sadece Asya pazarları hakkındaki panelden canlı yayın yapabildim), 1680 kişiyi kanepelerle doyurmaya çalıştılar (ve başaramadılar). Kayıt kuyruğu, program kaymaları, teknik aksaklıklar vs. bunlara fazla girmiyorum, zira bunlar her konferansın klasikleri sayılır. LeWeb ‘08′i yerden yere vuran güzel bir yazı okumak isterseniz, Paul Carr’ın Guardian’daki şu yazısına bakın.

Türkiye nerede?

Son olarak, biliyorum bazen sinir bozucu olabiliyor bu konuda söylediklerim, ama 1680 kişi içinde Türkiye’den sadece 3 kişinin olması da ayrıca üzücüydü bence. Türkiye’den dediğime de bakmayın, bu üç kişiden biri Almanya’da yetişmiş olan İbrahim Evsan diğeri ise UNICEF’den Esra Doğramacı’ydı ki tam olarak bu işlerle bağlantısı nedir bilemiyorum, çünkü kendisini bir türlü yakalayıp konuşamadım. Göz göre göre bir sektörün –hem de diğerlerine kıyasla komik rakamlarla başarı elde edilebilecek yepyeni bir alan açan bu sektörün- daha Türkiye’den kopuk şekilde coşmasını izlemek gerçekten üzücü. Taze girişimciler için belki tüm git-gel masrafları fazla olabilir, ama sektörde buraya gelip bu ortamda bulunma imkanına sahip olan en az 100 kişi vardır, ama sanırım bu tarz ortamlar kısa vadede somut fayda getirmeyeceği düşünülüp yok sayılıyor. Hiç lobi yapmıyoruz, sonra neden Türkiye’den global girişim çıkmıyor diye soruyoruz. Bu işler tesadüfen olmuyor, orada olup kendimizi göstermeliyiz.

Sahnede yıldızlar geçidi

Genelde içerik berbat olur derler böyle konferanslarda, ama yüzde 80′i süperdi konuşmacıların, konukların ve panelistlerin. Program özenle dengelenmişti, bunu da çok iyi buldum. Yani internet neticede herşeyi kapsıyor ve bir iş. Bu yüzden sadece internetçileri çağırmakta fazla fayda görmüyorum. Sektör dışı insanların kattığı tat son derece önemliydi. Her zamanki uçup kaçan sponsor seansları dışında aklımda kalanlar:

David Weinberger: Harvard Üniversitesi’nden bir profesör kendisi. Liderlik anlayışının değişimi ile ilgili son derece kafa açıcı bir konuşma/sunum yaptı. Bulursanız izleyin derim.

Italy Talgam: Aslında orkestra şefi olan bu abimiz de, sevgi temalı LeWeb’de “severek kontrol etme” üzerine eğlenceli bir aksiyon gerçekleştirdi. Yüzlerce ciddi ciddi kadınlar adamlar olarak kalkıp “Bilader Yakup” söyledik.

Paulo Coelho: Aslında ne kitaplarını, ne de yazarlığa bakışını severim Paulo Coelho’nun, ama son derece zeki birisi olduğu su götürmez bir gerçek. Daha önce Frankfurt Kitap Fuarı’nda anlattığı hikayeyi burada da anlattı. Rusya’da yılda 10 bin kitap satarken, tüm kitaplarını Rusça olarak internete koymuş ve o sene 100 bin, sonraki sene 1 milyon kitap satmış Rusya’da. Telif hakları ile ilgili bambaşka bir anlayışın temsilcisi yani.

Susan Wu: ohai’nin CEO’su. Virtual Goods teması ile ilgili son derece ilginç bilgiler verdi ve açılımlardan bahsetti. Virtual Goods konusu Loic Le Meur’un de son derece ilginç bulup bu sene özellikle ön plana çıkardığı alanlardan biriydi. Türkiye’de de örneklerini görmeye başladık aslında; Ersan Özer bu konuda ilk denemeyi yaptı.

Yossi Vardi: Piyasanın gerçek köklü yatırımcılarından biri. Şu lafını Friendfeed’den geçtim bu sözünü, ama tekrarlamakta fayda var: “İş planı bir bilim kurgu alt türüdür.” Kendimizi kandırmayalım diyor. Dikkate değer.

Mike Butcher: Bağırıp çağırıp Avrupa şöyle süper böyle süper dedi. “Büyük Mike” ile olan fotoğrafını gösterip geniş geniş güldü. “İstanbul’da bile” dedi. Eh.

Marissa Mayer: Google kullanıcı deneyimi ve arama ürünleri VP’si. Rahat, samimi, sempatik, kadın, akıllı vs. Salonu kendine aşık etti bir nevi. Nikesh Arora‘nın aksine demeliyim. Adam bir buz dağıydı. Eren Emre Kanal’ın Arora-Le Meur sohbeti hakkındaki yazısını okuyunuz.

The Gillmor Gang: Komik ve şişko bir grup Amerikalı blogger. Michael ArringtonCo-Founder & Editor, TechCrunch, Hugh MacLeod – Cartoonist and professional blogger, gapingvoid.com, Gabe Rivera – Founder, TechMeme, Robert Scoble – Video Blogger, Fast Company, Doc Searls – Senior Editor, Linux Journal ve Steve Gillmor – Founder, The Gillmor Gang. Bu ekibe son anda Loic Le Meur da eklenince konu bir anda Amerika vs. Avrupa çatışmasına dönüştü. Çatışma da denmez gerçi, Loic kibarca savundu, Michael Arrington son derece sert şekilde lafı özetle “Avrupalılar zengin ve tembel, Amerikalılar kazanmayı sevdikleri için deliler gibi çalışıyorlar”a getirdi. Bu konuda söylenecek çok şey var, ama maalesef tartışma fazla da derine inemedi, çünkü Scoble sürekli komiklikler yaparak konuyu dağıttı.

Ve Startup Competition

İlk gün toplamda 30 firmanın yedişer dakikalık sunumlar yaparak kendilerini halk ve jüri oylamasını sundukları startup yarışması, ikinci gün finalistlerin ana sahnede sunum yaptıktan sonra ödüllerini almaları ile son buldu.

1. Viewdle: Video içinde arama yapmayı ve surat tanımlama teknikleri ile herhangi taramaları mümkün kılan, Ukrayna çıkışlı müthiş bir teknoloji. Son derece sade bir sunumla teknolojilerini anlattılar. Gelir modeli ise API’nın kademeli kısıtlamalarla kullanıma açılması. Salondan sürekli “vaay” “ooo” “hmm” sesleri yükseldi. Cidden inanılmaz bir teknoloji. Bunun web tabanına indirgenmiş olması da ayrı bir güzellik tabi.

2. Webnode: Çek Cumhuriyeti’nden gelen bu startup, drag&drop sistemiyle kişilerin/kurumların kendilerine ait web sayfaları veya e-dükkanlar kurmalarına imkan veriyor. Gelir kapısı freemium ve white label satışlar. Ayrıca white label satışlar için reseller vs. benzeri modellemeler de yapmışlar. Çok güzel bir model olduğunu düşünmekle birlikte, webnode’u finalistliğe taşıyan şey sanırım sunumdu. Babaannesinin 2. Dünya Savaşı ile başlayan evlilik hikayesini sunumuna bağlayan webnode, bu şekilde ciddi bir dikkat toplama sorununun önüne geçiyordu.

3. İtiraf etmeliyim adını unuttum. Şimdi açıp bakacağım tabi ki, bunu yazma sebebim ise son derece karlı, büyük ve sağlam bir operasyon olmasına rağmen, fazla da yaratıcı bir tarafı olmaması. zoover. Kısaca tatil mekanı yorumlama servisi. Gelir kapısı CPA. 13 dilde yayın yapıyor, daha da büyüyecekler tabi.

Benim aklımda kalan iki tane daha startuptan bahsetmek istiyorum.

Birincisi toplam 25 milyon euro yatırım almış olan Nimbuzz. Hollanda çıkışlı bu startup bir adet mobil araç sunuyor ki bu araçla MSN, Skype, ICQ ve Gtalk gibi platformları ve de Facebook, Myspace de dahil olmak üzere 23 sosyal ağ üzerinden arkadaşlarınızı arayabiliyor, mesaj atabiliyor, dosya ve de lokasyon paylaşabiliyorsunuz. Hem de ücretsiz. Öncelikle 25 milyon Avrupa için çok çok yüksek bir rakam. 32 milyonla sevenload Almanya rekoru kırdı bilindiği gibi. Nimbuzz’ın bu erken aşamada 25 milyon yatırım almış olmasının tek bir açıklaması var: MOBİL! 6 ay sonra Türkiye’de de 3G yürürlüğe gireceği düşünülürse, hazırlıklara başlamakta fayda var. Nimbuzz Türkçe olarak da yayın yapıyor tabi, onu da hesaba katmak lazım.

Diğer startup ise çok daha niş bir alanı çok iyi bir dokunuşla var eden KonoLive. İsrailli girişimcilerin ürünü olan KonoLive instant collaboration sunuyor. Adobe Air üzerinden masaüstünde çalışan ürün, listenizdeki herkesle proje, görev veya grup bazlı olarak iş yapmanızı sağlıyor. Etkinlikler, görevler, dosyalar vs. gibi gerekli olan tüm araçlar işin içinde. Henüz betayı yeni başlatmış olmalarına rağmen ileride çok önemli firmalardan biri olacaklarını düşünüyorum. Instant collaboration kavramı, benim için şu ana kadarki tüm proje yönetim araçlarının en büyük sorununu tek kelimede çözüyor.

LeWeb bence gerçekten de son derece keyifliydi. Arada sırada sinirim bozulmuş ve de yemek kapabilmek için birkaç VC’nin üstüne basmak zorunda kalmış olsam da önemli insanlarla tanıştım, internetin geleceği ile ilgili birçok önemli şey öğrendim diyebilirim. Artık bu tarz etkinliklerin çoğuna bloggerları bir şekilde dahil ediyorlar ve Türkiye gibi önemli ama bir o kadar da gizemli pazarlardan gelen insanlara yönelik büyük ilgi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun verdiği avantajla Etohum organizasyonundan baya bir insana bahsetme ve yaz civarı için İstanbul ziyaretleri sözü alma şansı bulduğumu da inceden çıtlatmış olayım. =)